böyle bir şey olabilir mi?

bilen bilir, kadınlardan ve salı günlerinden çok çekerim. dün de iyi bir gün değildi zaten. pazar günü öğle uykusuna yatmamış olmam ve ertesi gün çalışacak olmam beni ruhsal olarak çok etkiledi. dün yine hayatımın en zor günlerinden biriydi. sürekli gülmem gereken bir işi yapıyorum. uykusuz kaldığımda ise gülemiyorum, huzursuz bir bebek gibi ağlamaktan başka, aklıma bir şey gelmiyor. birkaç kere eve gidip uyumayı gözden geçirdim ama dayandım saat 3’e kadar. eve geldiğimde ise duş aldığımı, kuşlarımı izlemek için yaslanan koltuğuma oturduğumu hatırlıyorum. sonrası yok. 4 veya 4.30’da şerit kopmuş. eşim koltuğumdan alıp odama çıkarmış, sonra saat başı da uyandırmayı denemiş hem yemek yedirmek hem de ilaçlarımı vermek için. 9’da kaldırdı en son ama bu kaldırışı da yok bende. sabah konuştuk olanları. bu seninki uyumak değil, bu çok başka bir şey diyor.

istemeden de olsa uyuyakaldım ama bunları saymayıp yola devam edeceğim demiştim zaten. o yüzden hala 3. gün.

dünün kötü geçmesinin diğer nedeni; pazar günü psikolojik olarak çok düşmüş bir halde olmam. bazen böyle günlerim oluyor. elimde değil. kötü uyanıyorum. pazar gün de 1.3.2020 ya da 3.1.2020’ye denk geliyordu. bu rakamlar benim astral seyahat ve özellikle zaman yolculuğu yapabilmek için çıkış kapılarım ama öyle huzursuzdum ki rakamlara rağmen, pazar günü başaramadım. zaman yolculuğunu bırak arkadaşıma bile ulaşamadım. zaten zor bir hafta daha da zor başladı benim için böylelikle. dün gece uyuduğumda ulaştım ama ulaştığımda bana küsmüştü. nedenini sordum. sen küsünce ben de küstüm, dedi. gerçek dünyada zaten küsüz, burada da küselim şimdi, dedim. kartları yaz, dedi ve gitti.

ama ama…

böyle kafası amalarla karışık biri olarak işe gittim ben de. becca’nın zaten salı günlerine özel bir konsepti var. benim canımı sıkacaksa özellikle bu günü seçiyor. bugünlerde tüm paranoyaklığı da üzerinde. beni ilk gördüğünde josh, kilisedeki ekipten birini ana ofise alacağını söylemiş, bu kişi sen olmayacaksın, sorarsa ben burada mutluyum, diyeceksin diye sert bir giriş yaptı haneme. becca benim patronum değil bu arada, çalıştığım kuruluşun kilise ile birlikte yaptığı programlarda liderlerimden biri olarak yer alıyor. josh ikimizin de patronu bu programda. yok ben iyiyim böyle, evime yakın, zaten bahar geliyor işe bisikletle gidip gelicem, merak etme diye bitirmeye çalıştım. josh’un seçeceği kişi kesin sensin, ayak yapıyor, sakın düşme buna diye kızmaya devam etti. dayanamadım artık. ya yazık değil mi bu herifi sapık ilan ettik, benimle alakası bile yok, çok paranoyaksın bugünlerde, 2 gün önce de etiyopya’ya gidiyorum sandın, dedim. gerçekten etiyopya bileti yok mu şimdi, diye sordu. hayır bir bilet yok, bir plan da yok. en yakın ümide bile 1-2 yıl uzaktayım. ne zaman eline geçeceğini bilmediğim kartpostallar yazıyorum. geçse bile bir şey olacak mı o bile belli değil, diye kızdım artık.

seni seviyorum, umarım iyi bir şeyler olur diye sarıldı ve yanımdan ayrıldı. ben de üzüldüm bu çıkışıma öyle olunca. lakin bu üzüntüm 1 saat sürmedi. 1 saat sonra mailime, içinde yer aldığım bir aktivite programı düştü. perşembe günü kanada’ya giden ekipte ismim var. hayır bunu yapamaz dedim çünkü seyahat kısıtım var, belli ki yanlışlıkla koyuldum oraya diye becca’yı aramaya gittim. o da beni bekliyormuş zaten. daha önce aynı şeyi bir kere daha yapmıştı. ruh hastası. zevk alıyor bundan. bebeğim istesem de kanada’ya gidemem, gitsem geri dönemem diye self-confident bir giriş yaptım. uscis’i aradım sordum, yeşil kartın son ayında sıkıntı oluyormuş, son ayın da nisan, mart’ta istediğin yere gayet gidebilirsin, dedi. gayet gidemem çünkü ne eşim ne de annem izin verir bu seyahate, havalimanlarında ölümcül virüs dolaşıyor, benim gibi kronik solunum yolu sıkıntıları olan insanları, direk öldürüyor bu virüs, dedim. o yüzden minibüs ile gideceksiniz ya zaten, dedi. sonrasında birkaç saniye yalvarırım beni yollama bakışı attım ama işe yaramadı. minibüs ile sonsuza kadar sürer o yol. sonra ona yalan söylememek için hasta olduğumu tekrar ettim. fenerbahçe maçını izlemek için hasta olmuştum ve günlerce ateşler içinde yatmıştım. bunu haketmiyordum.

“çok sevimliydi. kendi adıma çok sevindim ama lazarus ve jubilee benimle aynı fikirde değillerdi. çok heyecanlanmışlardı seninle o filmi izleyecekleri için. bu cezayı onlar verdi. sana çok selam söylediler. kanada’dan dönünce mutlaka uğrasın, dediler.”

becca, o günü bilerek ayarlamış meğer. sırf fenerbahçe maçını izlemeyeyim diye çocuklarla beraber aslan kral’ı izlemeyi planlamış. çok kırıldım, iyileşmeni bekledim ceza vermek için, dedi. şu cümlede aslında mağdur olması gereken kişi bile benim, en zayıf yerimden yakalamışsın, en sevdiğim çizgi filmi izlettirme bahanesi ile beni nerdeyse kandırmışsın ama cezayı çekecek olan yine benim öyle mi diye düşündüm içimden ama ona bir şey söylemedim. çünkü benim için galatasaray maçlarını takip eden birine böyle bir cümleyi asla kuramam. bu kişinin sporla herhangi bir alakası yok, futbolun kaç kişi ile oynandığını bile bilmez. şoka girdim duyunca. şu an yazınca bile çılgınlık geldi. nasıl yaptı bunu, gerçekten inanamıyorum.

bana da aşkolsun. ya doğru dürüst ne instagram ne de facebook kullanırsın. yani şart mıydı galibiyet sevincini oralarda paylaşman. yüreğini yaracağın bir kaç kişi yüzünden, şimdi, kanada’ya sürgün gidiyorsun. kendimi resmen sürülmüş gibi hissediyorum.

bir şey demedim ama gülerek 1 saat önce beni sevdiğini söylediğinde beni sevdiğini falan düşündüm diye sitem ettim. birini sevince daha çok cezalandırıyor insan, tanrı bizi neden cezalandırıyor sence, sevmediği için mi? dedi. doğru yere yürüyelim, aynı hataları yeniden yapmayalım diye canımızı acıtıyor ona göre. benim de aklıma bu hayatta aldığım en büyük ceza geldi böylelikle.

gittiğinde çok üzülmüştüm ama o hallerimi direk hiçbir şey olmamış gibi affetseydin, sanırım bunu da sevmezdim. hala çok üzgünüm, yine de geç de olsa aramızdaki şeyin bu kadar basit olmadığını farkettiğime seviniyorum.

bizi biz yapan, inan bu ayrılık oldu.

çocuk kalpli

o andan itibaren işte bu 3.05 mesajım şekillenmeye başladı. bir an arkadaşımın, bana hiç kızmadığını, yaşananları umursamadığını, canın sağolsun, önemli değil kanka, tamam yapma bir daha dediğini düşündüm. 5 yıl önce ilk özür dilediğimde, bu tepkiyi verdiğini hayal etmeye çalıştım ve şunu anladım ki ben bunu da istemezdim. böyle ucuz bir sevgi değil paylaştığımız. bu kadar kolay değildi. çok sevdiği için canımı yakmıştı ya da beni başka türlü iyi edemeyeceğini biliyordu belki de. çok kötü durumdaydım. ölüme doğru saçma sapan bir halde yürüyordum. kendimde değildim. onu her zaman sevdim ama o günlerde onu sevecek bir halim bile yoktu. zaten sevseydim bunları asla yapmazdım. kardeşim bile beni terketti o hallerim sırasında. istanbul’da beraber yaşıyorduk. benden nefret ediyordun, diyor. benim yüzümden istanbul’daki işinden ayrılıp izmir’e taşınmıştı o günlerde. kardeşim bile kaçtıysa, arkadaşım için de bu kararı vermek zor olmamıştır.

o terketmeseydi de ölmüştüm zaten. onu çok üzdüğümü farkettiğim an, tedavi olmaya karar verdim. kendimi cezalandırmak istemiştim. anneme böyle söylemişim ki ben hatırlamıyorum bile böyle bir şey söylediğimi ama annem çok mutlu oldu, sürekli dua ediyor arkadaşıma ve ailesine.

belki şu an verdiğim tepkileri, o daha yakın bir zamanda bekliyordu ama mümkün değildi. çünkü tedavi başladığından sonraki 6-9 ay beynimi kullanamadım. çok güçlü xeplion iğneleri vuruluyordum ve başka ilaçlarım da vardı. arkadaşım aklıma hiç gelmedi bu sürede. sonra kendime geldikçe arkadaşımı içimde yeniden bulmaya başladım ama sanırım artık arkadaşım için çok geçti.

ama ihtiyacımız da vardı bu ayrılığa sanki, nasıl anlayabilirdim ki şu an anladıklarımı eğer hayatımda olsaydı? bizi biz yapan da bu ayrılıktı.

öyle işte, sürüldüm ben. az önce tatilde kullanacağım ilaç kutumu hazırladım. michigan’a bahar gelmişken, ben perşembe günü karlı buzlu kanada’ya gidiyorum. hem de minibüs ile. yollarda internet bile olmuyor. ağaç, kar, yol, dağ. bu kadar kanada. zaten daha önce gittiğim yerin yakınlarında bir yere gidiyorum. eğer düşündüğüm gibiyse kaldığımız yerde wifi bile olmayabilir. geçen sene beardmore diye bir yere gitmiştik ve otelin bağlantısı gidip gidip geliyordu. telefon zaten çekmiyordu. normalde amerika hattımı başka ülkede de kullanabiliyorum ama kanada, o kadar yok bir yer ki, bu hattı kullanabilmem için kanada’nın orada çeken operatörü olması lazım. o operatör yoktu işte geçen sene. o yollarda sıkıntıdan kafayı yedim.

IMG_5152

becca, bu kanada işini sadece ceza değil, iyilik olarak da görmemi istiyor. ona göre perşembe-cuma evde olsam, tüm gün yatacaktım, uyku perhizim bozulacaktı. bu sırada, benim aklımdan geçenler ise bu haftasonu tribünde söylenen şu beste:

böyle bir şey olabilir mi? böyle bir şey olabilir mi? böyle bir şey olabilir mi, olabilir mi? böyle bir şey olabilir mi?

mutlu geceler,

çocuk kalpli