idil’in kuzenleri.

IMG_4849

3 gündür, bu yeni yatak örtülerinin altında, yeni pijamamla yatacağım anı bekliyordum. annemin yokluğunu ancak yeni bir pijama ve güzel bir yatak örtüsü kurtarırdı. koala’ya da dedim bence sen çok tatlı bir koala’sın diye. tatlı bence.

IMG_4863

bu sabah işyerinde girdiğim bir dialog üzerine, otizm ile ne zaman tanıştığımı hatırlamaya çalıştım. otizm’in birbirinden farklı çeşitleri var, benimki anlaşılması güç olanlardan biriydi ama ne olursa olsun benim de farklı bir hayatım vardı…

ismini yeşil bahçelerden alan bahçelievler diye bir semtte doğdum. her yeri yeşil bahçelere sadece iki tane apartman yapılmıştı 1980’li yılların başlarında. iki apartmanı da şehrin en zenginleri yaptırmıştı. apartmanlardan biri sarı diğeri yeşildi. yeşil olanda daha zenginler oturuyordu. bizimkisi biraz daha makul bir haldeydi. zaten dedem almıştı babama bu evi, babam sıradan bir maaşla asla oturamazdı böyle bir yerde.

çok hatırlamıyorum 5 yaşıma kadar olanları. annemin günlüklerinden okuduğum kadarıyla var o günler zihnimde. (yazmak annemden genetik olarak geçmiş sanırım) sarı ve yeşil apartman birbiri ile çok arkadaşlık yapmıyor sınıf farkından dolayı ama yeşil apartmanın ikinci katında, benimle aynı yıl doğan, idil adında bir bebeği olan bir kadın var. annemi çok seviyor, sabahtan akşama kadar aşk filmleri izleyip kocalarının dedikodularını yapıyorlar beraber. benimle ilgili annemin otizim’e dair düştüğü ilk not şu:

“çocuk kalpli idil’i sevmiyor, idil ona dokununca ağlayarak kaçıyor, sadece uyuduğu zaman aynı odada kalıyor idil ile, uyandığında idil’i odada görürse yine ortalığı yıkıyor.”

diğeri de 5 yaşımdan:

“tüm yıldızların yerlerini, hangi gün, nerede çıkacaklarını biliyor, 5 yaşına basmadı bile, 20’ye kadar saymayı ve yazmayı öğrendi, hatta bazı rakamları çarpıyor, sanırım evimde bir dahi yetiştiriyorum.”

idil’i ben hiç tanıyamadım çünkü idil ben 5 yaşındayken başka bir yere taşınmıştı. idil’in yaşadığı yeşil apartmandaki çocuklar da hep bizim yaşımızdaydı hatta çoğu idil’in akrabasıydı. kuzenlerinden biri özberk adında kötü kalpli, şımarık bir çocuktu. apartmanın tek erkek çocuğu olmasından dolayı kendini prens zannederdi. hatta kral. hep onun dediği yapılırdı.

ilkokula başlamam ile birlikle sokağa çıkmaya başladım. o güne kadar hep evde kardeşlerimle oynuyordum. kuzenlerim de vardı. sokağa çıkmamla birlikle kimseye benzemediğimi farkettim ama insanlarla arkadaş da olmak istiyordum, tek başına canım sıkılıyordu sokakta. yeşil apartmanın çocuklarının yanına gittim. bizim apartmanda çok çocuk yoktu. beni aralarına alsınlar diye elimden gelen her şeyi yaptığımı hatırlıyorum o dönem. beni oyunlarına almamalarına rağmen, sırf onlara yaranabilmek için bahçeye kaçan toplarını yakalar, bunlara geri getirirdim. birgün cesaret edip onlarla oynamak istediğimi söyledim. beni de alın, ben de oynamak istiyorum, dedim. kötü değillerdi, olabilir demişlerdi ama son kararı özberk’in vermesini istemişlerdi. özberk de düşünüp sana haber vereceğim yarın dedi bana. o gece heyecandan uyuyamamıştım çünkü olacak gibi gelmişti, beni aralarına alacakmışlar gibi hissediyordum.

özberk ise ertesi gün yanıma gelip, biz hepimiz kolejliyiz, kolejli olmayanı aramıza almıyoruz, dedi. günlerce ağladım. kimseyle konuşmuyordum. odamdan da çıkmıyordum. böyle olunca ilk psikiyatristim ile tanıştım. anneme anlatmıştım üzüldüğüm şeyi, annem de çocuğu koleje yazdırsak bir şey değişir mi, durumumuzu biraz zorlarsak kolej masraflarını ödeyebiliriz gibi bir çıkışta bulundu. adam o gün anneme öyle bir cevap verdi ki, annem hala unutamıyor.

sokakta çoğuna fakir demezler ama koleje bir gitsin, gece gündüz fakir diye hakaret yer. orada herkes herkesten zengin, herkes sabahtan akşama kadar zengiliğinin havasını atıp, diğerlerini eziyor. ben oğlumu anadolu lisesi’ne hazırlıyorum. alıcam kolejden. sen de öyle yap. anadolu lisesi çok daha iyi bir okul kolejden. bu çocuk çok zeki, biraz üzerinde durulsa bu da alır sınavı, harika matematiği var.

çok değil 4 sene sonra adamın dedikleri oldu. anadolu lisesi sınavını kazandım. okulun formasını ilk giydiğim gün, yeşil apartmandakilerin bana bakışları değişmişti. ama yine de yeterli değildi tabi sosyal ilişkiler kurabilmek adına.

sonra aşağıdaki mahallelere gidip başka insanlar aradığımı hatırlıyordum o yıllarda. hatta öyle birkaç arkadaşım olmuştu, gerçi sürekli bana isimler koyup dalga geçiyorlardı ama ben onları sevmiştim. kadın ve erkeğin ilk yakınlaşmaya başladığı zamanlardı bunlar. bana kimse yanaşmıyordu tabi, bununla da dalga geçiriyorlardı. ama ben birine aşıktım, hatta birine daha aşıktım. efe ve zeyno adındaki kardeşlere sırıksıklam aşık olmuştum ve bunu anneme söylediğim de, annem bunun aşk olmadığını ama birini de seveceksem illa, en azından bunun efe olmasını istemişti. zeyno’yu görünce de en az efe’yi görmüş kadar heyecanlanmama rağmen efe’ye aşık olduğumu söyledim arkadaşlarıma.

hayatımın hatası tabi. efe’ye söyleme gibi bir durumum yoktu, kendi kendime aşık olup duracaktım. gidip efe’ye, çocuk kalpli sana çıkma teklif etti demişler. efe de herkesin içerisinde “ben çirkin erkeklerle çıkmam” diye dalga geçmiş. çirkinlerle çıkmam dese yine olumlu, burada resmen erkek kadar çirkin olduğu için onunla çıkamam, manası var. o da kolejde okuyordu, yeşil apartmandakilerle aynı servise biniyordu, rezil olmuştum kısaca. anadolu lisesi forması da anlamını kaybetmiş oldu bu olayın sonunda.

sonuç olarak 15 yaşına kadar böyle sıkıntılı geçti. kendimi dış dünyaya tamamen kapadığımı söyleyebilirim bu yaşlarda. hatta eskiden kuzenlerimle oynardım, artık onlarla da oynamıyordum. annemin akrabalarından biri ona hakaret etmek için, ne kıskanacağım güzelliğini, doğurduğun şeyi de görüyoruz diye bir laf etmişti. bu laftaki kişi de bendim.

annemin babası ile çok konuşmazdı. kore gazisiydi ve savaşta birçok kişiyi öldürdüğü için depresyona girmişti. bu kavganın olduğu sırada, sen ondaki burnu görüyor musun, o burun bu sülalede kimsede yok, o büyüsün annesinden bile güzel olacak, demişti.

hayatımda duyduğum en güzel seni seviyorum cümlesiydi bu. dedem bir kere konuşmuştu benimle ve söylediği tek söz buydu. hayatımda ilk defa o gün, kendime güven geldiğini hatırlıyorum ama yine hala yeterli değildi sosyal olabilmeye tabi.

sonra 2000 yılına birkaç ay kala bir kız ile tanıştım. ilk arkadaşım. başlarda bana acıdığı için arkadaşlık yapmaya çalıştığını düşünmüştüm. anadolu lisesi’nin yıldızı çünkü o zaman. hem güzel, hem dersleri iyi, hem basketbol takımının en iyisi, gözler hep üzerinde. hatta gereğinin üzerinde bir güzelliğe sahipti o yıllarda. hayatta daha güzel birini göremem gibi gelirdi o zamanlar. 13 yaşında bir çocuğunun olmaması gerektiği kadar güzeldi.

ilk arkadaşımla maceramıza başladık. şu an çektiğim sinüzit ağrılarımın başlıca sebebidir kendisi. benimle yağmurda elele koşmayı çok severdi. sıçan gibi ıslanırdık beraber. ıslanmaktan zevk alırdık. beni sinemaya götürürdü. sabahları okulda, akşamları kapalı spor tesisinde beraber olurduk. o basket oynardı, ben masa tenisi antremanı yapardım. anadolu lisesi- kolej basket maçlarında içeriye yumurta sokma işini ben üstlenirdim, her gün antreman yaptığım için. o maçların hiçbiri kavgasız bitmezdi. ben ise sadece özberk gelmiş mi diye bakardım, geldiyse ben de yumurta atardım kolejlilere.

birgün idil de gelmiş bir maça. idil de koleje gidiyor. idil ile arkadaş olduğumuz bir yerlerde yazılı ama bebek olduğumuzdan ikimiz de hatırlamıyoruz. en azından ben öyle sanıyorum. o hatırlıyor beni takip ediyormuş. o gün de yanımda ilk arkadaşım var. meğer kuzeniymiş idil’in. zaten o da, anadolu lisesi’ne kolejden geçmişti. idil, çok iyi bak benim bebeklik arkadaşıma yoksa seni döverim, dedi kuzenine. (bu arada inanılmaz benzer dış görünüşleri de)

arkadaşımla geçirdiğimiz birkaç mutlu yıldan sonra yollarımızı ayırdık. sonra şu andaki arkadaşımla tanıştım. hatta birine elveda dediğim yerde diğerine merhaba dedim.

bu arada idil’in, serkan adında bir kuzeni daha var, arkadaşımla aynı yerlerde çalışıyorlardı. serkan’ı bir gece rüyamda ilk arkadaşımla konuşurken gördüm, ona “birbirlerine çok güzel bakıyorlar, onlar birbirlerini bulmuşlar, sen merak etme artık onu” demişti. gerçi birbirimize 5 yıldır öyle güzel bakamıyoruz hatta konuşmuyoruz bile ama en azından idil’in kuzenlerinin ta ankara’ya kadar peşimden geldiğinin bilimesini istedim. serkan’la da arkadaşımın sergisinde tanışmıştım bu arada.

otistik bir çocuğum. 3 yaşımdan beri gökyüzünü ve sayıları takip ediyorum. sözel derslerim iyi olmadığı için matematik bölümüne giremedim. 45 sorudan 44 matematik neti yaptığım halde çok istediğim matematik bölümünü kazanamadım. algım, sözel sorulara hiç yeterli olmadı. olayları zihnimde hayal edemediğim için doğru sonuçlarına hiç ulaşamadım. bir paragrafta şairin burada anlatmak istediği nedir diye sorduklarıda, algılayamadığım için, cevap veremedim. tarih de öyleydi. tarih daha kötüydü hatta. okulda tarihi öğreniyordum ama akşam eve geldiğimde unutuyordum. şimdi de bu olay devam ediyor. 3-4 ayda bir avrupa tarihini, yılda bir de kavimler göçünü baştan alıyorum. iyi ingilizce biliyorum buna rağmen anlamını bir türlü ezberleyemediğim kelimeler var. anlamına bakıyorum, kullanıyorum bir defa daha kullanmam gerektiğinde yine aklıma anlamı gelmiyor.

ama güzellikleri de var işte. gökyüzüne ve rakamlara bakarak, bunu da rüya alemimde birleştirerek dünya üzerinde zevkler ve mutluluklar yaşıyorum. ilk arkadaşım 31 mart 1986 doğumludur. o zaman o rakam benim, annemin ve kardeşimin doğum günlerine benzediği için çok ilgimi çekmedi. yola bu arkadaşımla çıktım ve yürümeye başladım. sonra 13 mayıs’ta doğan andrea’yı tanıdım kısa süreliğine de olsa. andrea bir durak gibiydi. nereye yürümem gerektiğini, gitmem gereken yolu gösterdi bana. hayatına giren insanlar sırasıyla 31 ve 13 bak, sıra 31 temmuz’da dedi. bu düzenin tamamlayıcısıdır andrea. andrea arkadaşıma giden yolu göstermiştir. ben de böyle olunca sonunda 31 temmuz ile sonlandım ve ondan sonra başka insanların hayatıma girişlerinin öyle sıradan olmadıklarını anladım. aslında bunu çok daha önce bulmuştum ama uyku ilacı bağımlılığı tedavim bu çalışmalarımı çok sarstı. uyku ilaçlarının kendisi de ciddi bir kısmına zarar veriyor tabi.

bu blogda, bu insanlarla yaşadığım şeyleri basitleştirerek yazıyorum. şu an bir kalp ile konuşuyorum mesela, iki üç gündür rahat vermedi, mutlaka gelip buraya bir şeyler yazdırmak zorunda bıraktı beni. nefes alamayacaktım yine bu sabah. bir de gerizekalının biri seri şekilde bloglarıma beğeni atıyordu o an. bir an düşüp bayılacak gibi hissettim. en son arkadaşımın kabine, git biraz da onunla uğraş demiştim. yine bana gelmiş. bir nedeni olmasa gelmezdi, ben de öyle olunca hemen koştum 3.05’e.

keşke birgün yine, yanlışlıkla kendimizi kız kulesi’nde sevgililer günü kutlarken bulsak. sevgili değildik o gün biz seninle ama ikimiz de öyle sevimliydik ki, o kadar alakasızdık ki her şeye, kimse dememiştir zaten bunlar sevgili diye.

beraber hayata kattığımız komiklikleri özlüyorum.

çocuk kalpli

xanax kullanırken yaptığım 2 enteresan şeyden biriydi, arkadaşımı sevgililer gününde kız kulesine götürmek. kendimde değilim tabi. rüyamda görmüştüm gittiğimiz günü, ikimizde çok sevimliydik. ikinci enterasan şey ise eşime bir arkadaşlık sitesi üzerinden evlilik teklif etmemdi. doğumgününün 31 rakamını bir şekilde bulmasından çok daha tuhaf bir durum bu. eşim tüm hayatı boyunca birgün bir kadının onu bulacağına inanmıştı, otizm’den dolayı kendi arayamamıştı hiç ama her gece dua etmişti birinin gelmesi için.

o da ben. gerçekten neden, nasıl gittiğime dair tek fikrim yok. aven diye aseksüellerin birbiri ile konuşup yazıştığı bir site var. profilinde resim bile olmayan adama direk benimle evlenir misin yazmışım kendimde değilken. bunu neden yaptığımı şu an bile bilmiyorum.

tesadüf yok, evren bizi rakamlar üzerinden bir araya getiriyor.

efe ve özberk’e gelince. efe yaşattığını yaşadı. ben ah etmemiştim, 17 yaşımdan sonra dedemin dediği gibi güzelleşmeye başladım, insanlar sürekli rahatsız ediyorlardı, telefonlarım hiç susmuyordu, efe benim için çok sıradanlaşmıştı. ama efe ile konuşurduk o zamanlar. mahalle arkadaşıyız sonuçta. 22 yaşında üniversiteyken erkek arkadaşım öldüğünde, ilk efe geldi çanakkale’ye teselli vermek için. sonra birkaç kere daha gelip gitti. o sıralar üniversitede güven adında bir çocuk daha var. üniversitedeki erkek arkadaşımın ismini de vermiş oldum böylelikle ama herkese arkadaşım, arkadaşım yazınca olay bir yerden sonra anlaşılmıyor. bu arada ziraat mühendisliği okuyorum, puanıma göre girebildiğim tek bölüm bu oldu. güven de benimle çıkmak istiyor ama ölüye saygısı var, sadece arkadaşız güven’le bu yüzden, hazır olmadığımı düşünüyor. akşamları beni kaldığım yurda güven bırakırdı hep, bir akşam yurda geldiğimizde efe’nin bizi beklediğini gördük. güven’i gönderdim ve efe ile konuşmaya başladım. zil zurna içmiş, ağlıyordu. ben senin kıymetini bilemedin, halbuki ben senin ilk aşkındım, nolur affet beni, hayatımızın geri kalanında birlikte olalım diye saçmalıyor.

ben de saçmalama dedim, hayatımda biri var benim ama hayır deyişimin sebebi de hayatımda birinin oluşu değil, olan kişinin sıra dışı yakışıklılığı oldu istemeden. o öyle gördü. güven o zamanlar çok hoştu. annesi sırp olduğundan yüzünün şekli diğer türk erkeklerine göre farklıydı. efe’den yakışıklıydı, gerçi sonra esrar veya benzeri bir madde bağımlılığına bulaştı, yüzü gözü değişti. ne kullandı bilmiyorum ama şu an gördüğüm kişiyi tanımıyorum inanın. efe ile hala görüşürüz. evlendi, çok şirin bir kızı oldu. pilot olduğundan şikago’ya çok sık geliyor, bir gelişinde mutlaka gideceğim yanına. o günleri unuttuk ikimiz de evlenince.

özberk de yıllar sonra belediye başkanı ile olan bir görüşmeme katıldı belediye meclis üyesi olarak. mahallemizden çıkan en başarılı kişi olarak adlandırdı beni, seninle gurur diyorum dedi, sarıldı. sonra onunla birlikle bir ekipte yer almamı istedi. beraber güzel şeyler yaptık. ama samimiyetine hala inanmıyorum.

idil ile de yazışıyoruz artık. instagram storylerime oralara çok alışma, doğduğun şehre dönüp, buraya hizmet edeceksin yazıyor bazı zamanlar. ona göre, yaşıtlarımız içinde şehrin en kariyerli kişisiyim. yaşarken bana öyle gelmedi pek ama dışarıdan iyi görünüyor demek ki.

hayat böyle bir şey işte. kendini onaran, kötüyü terbiye eden, iyiyi sonunda mutlaka mutlu eden bir düzen.

gece servisi mutlu geceler diler,

çocuk kalpli.