you are.

şu an böyleyim: katolik kilisesi, ölüler gününde mezarları gelin gibi süsler. ben de eşimin annesinin, cadılar bayramı için aldığı süslerle yatağımı donattım diş operasyonum sonrasında. çünkü altında ölü gibi yatıyorum dünden beri. (aslında böyle diyince de katoliliklerinin ölüleri anma günü ile cadılar bayramı aynı şeymiş gibi oldu ama öyle bir şey yok bilin isterim) düşündüğümden…

panda.

çocukken beni dişçiye götürmeden önce oyuncakçıya ve şekerciye götürürlerdi. ancak öyle ikna ediyorlardı. bugün anladım ki hiçbir şey değişmemiş hayatımda. eşimin annesi bir sürü cadılar bayramı süsü getirmiş. görür görmez anladım arkasından kötü bir şey geleceğini. meğer geçen hafta bitmemiş tüm diş işim, geçen hafta sadece 1 diş yapılmış, yarın başka, haftaya başka bir tane yapılacakmış….

silent night.

her şey çok basit aslında, sevdiğimiz şeyin üzerine kalbimizi giydiriyoruz. bu sevdiğimiz şeyin aslında kötü veya çirkin olduğunu söyleyen bir cümle değil. çünkü sevdiğimiz şey güzel olmasa, onu kalbimizle süsleyemeyiz. işte 35 yaşıma geldiğimde böyle biri olmuştum. hayattaki tek hazinem sevdiğim şeydi ve ben onu süslemekten mutlu oluyordum. başka şeyleri de seviyordum şüphesiz, hatta hayatımdaki…

chest (usa)

ne zaman bir daha evime monte edilmeli ürün almayacağım desem, kendimi elimde çekiçle şöyle bir manzara karşısında buluyorum: ve her zaman çok dikkatli yapacağım diyip, mutlaka bir parçayı yanlış takıyorum, onu sökerken de bir yerini mutlaka kırıyorum. şu kırılan yeri çekiçle tamir ederken elime çekici vursam da, oldu bir şekilde sonunda. temizleyip attım içine oyuncaklarımı….

love one another.

düşündüğüm gibi tüm gün kitap okuyup uyukladım. hatta 3.05 mesajını 2.50 gibi yazıp 15 dakika uyumamak için direndim. nasıl tatlı bir uyku bastırdı, anlatamam. az kalsın giremiyordum elimdeki yazıyı. bugünkü paylaşımımı küçük prens üzerinden yapmıştım. antoine de saint-exupéry tarafından kaleme alınan küçük prens, benim için iki anlamı olan bir kitaptır. birincisi, arkadaşımın en sevdiği kitaptır…

scavenger hunt.

dün becca’yı fındığa çevirmemek için akşam toplanmamıza gittim ama kendim fındığa döndüm bu sefer de. o soğukta scavenger hunt oynadık. hayır normalde çok severim de, perşembe günü anestezi almışım, adım atacak halim yok. oradan oraya koştuk durduk. kızdım ama ben! neyseki dün gece yatmadan önce paylaştığım gibi sincabım geri döndü. aslında dün cadılar bayramı süslerini…

ecclesiastes 3:1

dün paylaştığım son şarkı evet forrest gump’ta çalıyor. bir kişi bu yüzden paylaşıp, paylaşmadığımı sormuş. forrest gump ile pek alakası yoktu. çünkü şarkının sözleri aslında eski ahit’in vaiz bölümünden. bu beni çok derinden yaralayan bir bölüm, eski ahit’te 3:1 rakamına denk gelenlere baktığımda bunu görmüştüm, arkadaşımın birgün bana döneceğine inancım artmıştı. çünkü benzeri sözler bana…

turn! turn! turn!

tüm gün çaresizce mutfağın kapısına oturup, en sevdiğim sincabımın gelmesini bekledim. değil o, kardeşleri bile gelmedi. tüm bahçeye  fıstık serpirmiştirdim, işe yaramadı. annem aradı, annemle bile konuşmak istemedim ama böyle zamanlarda en çok annemin masalları gelir aklıma. belki sincaplar dönmedi ama buradaki en sevdiğim kuşlardan biri olan bir kardinal, kuş yemliğine oturup bana öylece baktı,…

bad friday.

uykuda cinsel anlamda rahatlamanın, sonradan psikolojik olarak iyi etse de, ilk birkaç gün, nasıl depresyona soktuğunu unutmuşum. kalktığımdan beri, yorganın altında, kendimi hayattan koruyorum yine. zaten favori sincabımı da korkuttum dün. gelmemiş bu sabah ekmeklerini yemeye. oturup ağlayasım var. belki de ağlarım birazdan. gitti işte gitti! birkaç gün içinde ona, kardeşlerine ve bebeklerine ev yapacaktım. eşimin babası,…

going under.

dün öğleden sonra kafamı yastığa koyup, neredeyse 24 saat uyudum. anestezi, henüz tam atlatamadığım soğuk algınlığı ile birleşince beni komple yatağa gömdü. neyseki diş ile ilgili kötü süreci sağ salim atlattım, haftaya da benzeri bir iş olacak ama o kısım sadece gülme gazı ile yapılabilecek türden olacak. ne işler ya. hiç aklımda bile yoktu bu diş…

benim yerime de sev.

okb’nin mutluyken hayatınıza zevk kattığını ama mutsuzsanız tanrıdan merhamet dilettirdiğini yazmıştım daha önce. yarın dişlerimden bir operasyon geçireceğim için normal olarak sabahtan beri hem mutsuz hem de huzursuzum. böyle birgün de gelmesini isteyeceğim en son posta ulaştı az önce elime. noel’de göndermeyi planladığım kart ve zarflar ulaştı. görenlerinizin çoğu çok sevecektir ama ben kartın kalitesinden…

gayle.

bu sabah, erken kalkma nedenlerimden birinin gayle adındaki komşumuz olduğunu farkettim. her sabah uyandığında, sessiz sokağımızda ilk gürültüyü o yapıyor. insanın sinirlerini bozacak şekilde hayat dolu bir kadın gayle. 60 yaşında olmasına rağmen sabah 5’te spor kıyafetlerini giyip, köpeği eşliğinde kalkıp sporunu yapar. spordan sonra duş alır, 2 saat içinde saçı başı fönlü bir şekilde…

$1000

bu sabah kendimi artık zorlayıp yataktan tamamen çıkmaya ve gün içinde bir kere daha içine girmemeye karar verdim. ilk iş olarak urgent care’e gidip serum desteği aldım, yarına da rezervasyon yaptırdım, yarın aynı saatte gelip bu desteği alacağım diye. böyle yapmak zorundayım çünkü çarşamba günü diş operasyonu geçireceğim. 3 diş birden takılacağı için lokal anestezi…

some things never change.

bugün de iyileşememiş durumdayım. sabahları aslında iyi kalkıyorum, oh diyorum geçmiş gitmiş hastalık ama ayağa kalktıktan 1-2 saat sonra soğuk soğuk terlemeye ve bir yere oturma veya uzanma ihtiyacı duymaya başlıyorum. bugün günlerden pazar. pazar günleri bir kutu kurabiye alır becca’lara sabah kahvaltısına gideriz, oradan da kiliseye geçeriz hep beraber. lakin bu sabah becca beni…

october 5.

aynı gün içinde üçüncü bloğum ama canım sıkılıyor affedin. hastaneye gidip serum desteği alınca biraz da olsa yataktan çıkabilme gücü buldum bugün kendimde. sıcak bir duş aldım. nevresim takımlarımı değiştirdim. (umarım tüm mikroplarımdan arınmışımdır, fenalık geldi hasta olmaktan artık) annem zonguldak’takileri beğenince bir takım da burada kullanmam için almıştı. moral oldu bana bugün sermek. emmet’a…

emmet, always the good guy.

insanlar bazen, beni üzmek için ruh hastası olduğumu söylüyorlar. aslında haklılar, yani bana da bazen ruh hastasıymışım gibi geliyor. en son bloğumdan sonra şu altta paylaştığım ilahiyi açtım, öldüğümü ve katolik kilisesi’nde altarda cansız bir şekilde uzanmış olduğumu hayal ederek uyudum. (çok hastayken hep böyle yaparım) bu kaliteli uykumdan annemin çağrısı ile uyandım birden. nasıl…

altıncı gün.

altıncı gün ve ben hala ilk günkü gibi hastayım. inanılacak gibi değil. ateşim o kadar yüksek ki, oda sıcaklığı beni ısıtmıyor. o yüzden ek takviye alıyorum şu an. bunu aldırdım eşime: emmet’ı da aldım yanıma. aşağıda olay çıkarıyordu, gel benimle oyuna diye. şimdi uyurken üzerimde atlayıp zıplıyor. uyandırıyor beni iki de bir. soran oldu nasıl…

keep off my grass!

eşimin babasının emekliliği bazen bizi çok yoruyor. bu da kesinlikle o sabahlardan biri. uzun uykulara dalıp bir an önce iyi olmam gerekirken, şu an evimin üzerindeki ağacın, dallarının kesilmesini dinliyorum. hazır uyanmışken, ben de onlar gidene kadar cadılar bayramı süslerini aradan çıkarayım dedim. dün paylaştığım sevimli hayaleti satın alma şansım olmayınca ben de benzerini aldım….

ben unuturum, ben unuturum.

bence, benim cadılar bayramı kutlayasım yok, ben direk noel’e geçmek istiyorum. bu sabah yine ilk baktığım şeyler noel süsleri oldu. cadılar bayramını bir iki balonla geçiştirip ondan kalacak bütçeyi de noel’e ayıracağım. noel bu dünyada benim en çok sevindiğim şey, tabir o ya bir şeyini çıkaracağım, görenler, görmemişin evi olmuş diye hakaret bile edecekler. alakası…

ekim.

bu gece tam 3.05’te uyandım. aslında mesaj yazardım da, o an nerede olduğumu, ne olduğumu şaşırmış durumdaydım. bu, ritüel sonunda oluştu, sonunda size inanmaya başladı ve kapı, o saatte açılmaya karar verdi demek. artık siz onu unutsanız da o sizi unutmaz. benim de istediğim buydu zaten. arkadaşımın kalbine en kestirme yoldan ulaşmak istiyordum. nerdeyse tüm…