launching.

ben hayatım boyunca, olmayacak zamanlarda benden beklenmeyenin hep fazlasını yapan biri oldum. bunun daha önce doğumum ile alakalı olduğunu yazmıştım. ben öldü diye annemin karnından alınmaya çalışılırken doğan bir bebeğim. fazlasını yapabilecek gücüm var. birazcık kendimi zorlarsam herkesi şaşırtacağım. tabi becca’nın, eşimin ve ailemin eğer arkadaşıma giden bu yolculuktan haberleri olursa ne tür bir şaşkınlık…

ad hominem.

bugün tüm gün oyun oynamayı planlıyordum ama becca’nın büyük canavarı onu sinemaya götürüp götüremeyeceğimi sorunca tüm planlarım yattı. belki de iyi oldu, çok parlak mario’nun ışıkları, üstüste 2 gün oynamam iyi bir fikir değildir belki. ama insanın canı da istiyor. kuduruyorum şu an elime alamadığım için. çok güzel yapmışlar ya. off. iş yerinde komik birgündü….

odyssey.

daha hareketli bir pazar günü olmasını hayal etmiştim ama öğlen yatağımın üzerinde 2 saat uyuyakalınca düştüm biraz. bayadır öğle uykusuna yatmıyordum. tuhaf geldi. aynı zamanda 10 dakika gibi geçti. tam bir bilinç kaybı yani. ne kadar yorulduysam artık. günün geri kalan kısmını mario oddyssey oynayarak geçirdik. switch için çıkan versiyonunda iki kişilik oyun seçeceği de…

last stop: this town.

en son sakinleştiricimden sonra yemin etmiştim astral seyahat yapmayacağım dair ama bir yere geldiğinizde aldığınız tüm önlemlere rağmen durduramıyorsunuz, sadece gördükleriniz uyandığınızda rüya gibi geliyor. gene de bilinçli olarak yaptığınıza göre daha az yıpratıyor. rüyada görmüşsünüz hissi biraz yardım ediyor sanırım. dün gece hem yüzüstü yatmıştım hem emmet odamdaydı. ama yine de onunla konuşmayı durduramadım….

july 13.

çevrenizdeki tüm insanlar sizi ne kadar sevseler, korusalar da mutlaka kendinizi gidip atacak bir uçurum bulursunuz. sanırım emanuel ikna edememişti beni planlarıyla, bugün yazılarıma çalışırken iki de bir elim telefona gitti libya ile ilgili araştırmalar yapmak için. instagram’dan 1-2 kişi ile tanıştım. duyduklarımdan anladığım şu ki, ben ölümüme gidiyorum ve bunu bildiğim halde, bu beni…

bug bike.

çooook uzun bir gün oldu, çarşaflarımın kurutma makinasında kurumasını bekliyorum şu an, gözlerim kapanmasın diye gelip bir şeyler karalayayım dedim. hem ilaçların yan etkilerinden kurtulmak, hem epilepsiyi tamamen geride bırakmak, hem de ruhen rahatlamak amacıyla spor yapmaya devam ettim bugün. işten sonra alıp bisikletimi şehir merkezine gittim, orada çok sevdiğim bir kafe var, harika sebzeli…

second base.

hayatımda beni koruyan, kollayan insanların olması çok güzel. yoksa 1 gün bile hayatta kalacak potansiyel yok bende. bu kesin. ama gene de bugün ayaklarım geri geri gidiyor becca beni hesaba çekeceği için. aslında baya açılmıştım konferansa giderken ama yüz mimikleri yine de kendini belli ediyor sanırım. merhabamdan anladık direk. ona yalan söylemeyeceğime söz verdim ama…

run forrest run!

tahmin ettiğim gibi oldu, becca konferansa ulaştığım gibi kovdu beni haha. aslında farketmeyecekti ama ben sırf anlamasın diye onu gördüğümde “becca, bebeğim” diye yükselince anladı bir şeyleri saklamak için sevimlilik yaptığımı. normalde kimseye böyle sulu selamlamalarım yok benim, demek o da farketmiş bunun, bana ait bir şey olmadığını. eve git ama sonra konuşucaz, artık bana anlatıcaksın…

june 11.

beni benden başka herkes o kadar iyi tanıyor ki… dün sabah kalktığımda gerçekten emmanuel’in korktuğu gibi ilk uçakla libya’ya gidiyordum. böyle yapmadım tabi ama sonrasında rüyamdan bir türlü uyanamadım, hayal dünyasında gibiydim. koşa koşa eve geldim böyle olunca, eşimi eve çağırıp antipsikotik kullanmaya ihtiyacım olduğunu söyledim. (arabasında taşıyor ilaçlarımı, asla evde bırakmıyor) o da kabul…

love will tear us apart again.

forrest gump’ı çok sevdiğim kadar time traveler’s wife filmini de çok severim. o filmi ilk izlediğimde geçmişe gidemiyordum, zaman yolculuğu benim için sadece gelecekten ibaretti ve gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini asla bilemediğimden anlamsız geliyordu. filmde tam tersi bir işleyiş var, zaman yolculuğu yapan karakter hep geçmişe gidiyor, sadece bir kez geleceğe gidiyor onda da öldüğünü görüyor. ama…

stop forrest stop.

psişik güçleri olan sadece ben miyim? güne papaz arkadaşım emanuel’in kocaman maili ile başladım. onsuz libya’ya gideceğimi hissedercesine uzun uzun düşünmüş sanki her şeyi. benim için planlar yapmış. bir şekilde kandırdı sanırım beni, yine de emin değilim… öncelikle libya’nın başkentinin düşündüğümüz kadar kötü bir yer olmadığını ama yine de benim gibi bir amerikanla evli olup…

a little chaos.

ben bile bazen kendimi yaşadıklarıma inandıramıyorum. bazen acaba rüyalarım mı gerçek yoksa hayatım mı diye düşündüğüm bile oluyor. çünkü rüyalarımda her şey güzel ama yaşadığım hayatta sürekli kabustayım gibi geliyor. bazı sabahları uyandığımda bu dünyada ne işim var benim, rüyada her şey ne güzeldi ne yapacağım ben burada diye yorganın altına girip dakikalarca dışarı çıkıp…

sweat dreams ice creams.

ahahaha. bir önceki yazıma ithafen gelen yorumlara yarıldım. güldürdüğüme ve eğlendirdiğime çok sevindim, yazarken ben de çok güldüm ama yaşarken böyle gelmemişti. üzücü şeyler aslında. şimdi biri gelse senin ifade özgürlüğünü s. diyip yollarım ama o zamanlar diyorum ya daha salaktım, şimdi de salağım ama en azından sınırlarımı daha iyi koruyormuş gibiyim. evlilik de aşırı…

urgent care.

çocuk kalpli gece servisi gururla sunar… hastaneye geldim. otoyolda kaza olmuş, tahmini bekleme sürem 2 saat. böyle olunca ben de blog yazayım zaman geçsin dedim. koltukları rahat, kliması da çok soğutmuyor, insanlar sıcakkanlı. her hafta geliyorum. burayı alışkanlık haline getirdim. az önce sekreter neyim olduğunu bile sormadı. yeniden hoşgeldin dedi. aile olduk ya biz burada….

sea.

hayat bir deniz gibi, ona ne fırlatırsanız size dalga dalga geri dönüyor… geçen hafta çalıştığım oluşum aracılığı ile bir 4 temmuz çocuk festivali için mülteci çocuklara bilet satın almıştık, tabi aileleri de gidebiliyordu. belki bir iki tane kalır diye son ana kadar düşünsem de, elimizdeki biletlerin hepsini elimle zarflayınca tüm umutlarım tükendi. tabi müthiş üzüldüm…

book sale.

eşim her ne kadar bu sabah açılmak için yaptığım yürüyüşe katılmak istese de, ben tek başına gitmeyi tercih ettim. bana göre çok yavaş yürüyor, bana yetişmesi için benim 2 adım ileri 1 adım geri atmam lazım. aslında biz nasıl evlendik hala inanamıyorum, bu hayatta en tahammül edemediğim burçlardan biridir boğa burcu. o kadar yavaştırlar ki…

4th of july.

çocuk kalbim, dün en mutlu günlerinden birini yaşadı. 4 temmuz kutlamalarının hakkını sonuna kadar verdim. sabah geçit töreninde çocuklara çikolata ve şeker dağıttım ama bu sefer hiç ilgisi olmayan, utanan, somurtmuş çocuklara headshot yaparak gönderdim elimdekileri. özellikle bebeklerin kafasına isabet aldıklarım çok komikti, anneleri çok mutlu oldu. bu arada biz de çocuğuz biz de şeker…

be stronger.

eşimle çocuğumuz olmadığından ve olmayacağından kuşumuz emmet’a büyük anlamlar yükledik beraber. her sabah işe giderken ve geldiğimizde ilk iş onunla oyunla oyun oynadık. yemek saatide ona kafesine gidip yemek yemesini öğrettik ona, hava karardığında geç olmadan uyumasını. ve dün yemek saati geldiğinde oğlumuza kafesine gitmesini söyleyen eşim birden onu bulamadı. buralardadır, sandalyelerle oynuyor bugünlerde diyip,…

our blue son.

emmet kaçtı. yaşadığımız mahallede sofia diye ufak bir kız var, öğlenleri evimize girip sincaplarıma bakmaya geliyor. bugün mutfak kapısını aralık bırakmış. ben de yukarıda odamda uyuyordum. gitmiş işte. küçük mavi oğlumuz gitmiş. hep sincap arkadaşları ile dolaşmak istiyordu. başarmış sonunda. eşimle salondaki halının üzerinde yarım saat bağıra bağıra ağladık. bu sefer ikimiz de sakinleştirici aldık….

trablus.

kadınlardan ve salı günlerinden çok çektim… bu salı günü canımdan bezdiren kadın, en sevdiğim olandı. yani annem. birkaç gündür iyi olmamı beklemişti ama iyi olduğumu anladığı an haftasonunun hesabını mutlaka soracaktı. öyle de oldu. sen sakinleştirici olmak için sürekli problem mi çıkarmaya çalışıyorsundan bir girdi, ne demek libya’da savaş çıktı diye kriz geçirmek diye öfkesinin…

women and tuesdays.

tüm yaz boyunca tek bir sağlık sıkıntısı yaşamamaya programladım dün kendimi. hatta özellikle temmuz’da fark yaratmak zorundayım. klasiktir, böyle üzerinde çalışmanız gereken bir şey varken, inanılmaz derecede kitap okuyasınız, playstation oynayasınız, bisiklete binesiniz, odanızın hijyeninden emin olasınız gelir. bunun benim için iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğuna emin değilim ama gün itibarı…

stand the test of time.

asla kaçamayacağımı artık biliyorum ama keşke bir gece olsun kafamı yastığa koyduğumda aklımda olmasa. bunu da 5 dakika önce noel resminizin magnetini buzdolabının üzerine yapıştırdıktan sonra yazıyorum. aynı resmi bir süre önce facebook’a geri yüklediğimde kardeşim “bu mudur yani, çocuk kalpli dediğin bu kadar mıdır, senin hayatın bu kadar küçük mü , sonsuza kadar aynı kişide…

ritual.

sıcak bir grand rapids akşamından herkese merhaba, bugün yazı kursundan saatçiye gidip size bahsettiğim saatime yeni pil aldım, temmuz’un ilk gününden saat 3.05’e kuruldu bile. henüz çalıştırmadım, 31 temmuz’a kadar çalıştırmayı düşünmüyorum. 31 temmuz’da çalıştırmamın diğer bir nedeni ile onunla yaptığımız asıl kavganın 31 temmuz 2015’teki doğum gününde olması, o gün koptuğumuzu ve 5 ağustos’un…