all the way north!

bu sabah koşa koşa yazıyorum bu bloğu. çok mutlu bir haftasonuna geçirdim çünkü. tamam belki yemediğimiz laf kalmadı ama gerçekten değdi, gerçekten. aslında mackinac bridge’a kadar gidecektik ama son anda kararımızı değiştirip olabildiğince kuzeye gitmeye karar verdik yine. hala klonezepam’ın etkisinde olduğumdan arabada giderken uyuduğumda boğulma hissiyle sürekli uyandım. aslında doktorun önerdiği gibi seyahatlerde uyku ilacı alıp yatacaktım. ama mümkün olmadı bu boğularak uyanma hissi yüzünden. ilacı dediği gibi aldım ama uyuyamadım, sürekli uyandım.

yazının bir bölümünü hiç sevmediğim seyahat bloğu diliyle yazacağım…

grand marais adında bir şehre gittik. şehre ilk girdiğinizde sanki “yaşamın kıyısında” filminin burada çekildiği gibi bir hisse kapılıyorsunuz. alabildiğince beyaz ve mavi. birkaç ev ve yerleşim birimi dışında hiçbir şey yok. otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra leş gibi bir yerde o saatte ellerinde tek kalan cheesburger’ı yemeye çalışıyoruz. o kadar kötü ki yarısını yiyebililiyoruz ancak. gün batımını izlemek için göl kıyısına gidiyoruz. olduğumuz yerde bir kaç geyik eşliğinde gün batıyor. tekrar otele gidip üzerimize neyimiz varsa giyiyoruz. 2 tane pantolon ve montu üstüste giyiyorum ve fotoğraf makinelerimizle sahildeki yerimizi alıyoruz. sadece biz değiliz bu şovu izlemeye gelen, en az 10 araba var. herkes birbirini tembihliyor arabaların farlarını açmamaları konusunda. bir süre sonra polis geliyor, herkeste bir tedirginlik başlıyor ve söyleniyorlar “allah allah yanlış bir şey yapmıyoruz ki” sonra polislerin de bu şovu izlemek için geldiklerini anlıyoruz. onlar da gençler ve tadını çıkarmak istiyorlar. bu sırada göstergeler solar fırtınanın dünyayı pas geçtiğine dair uyarılar yapıyor ama 10 gün önce kanada’da aynısını yaşadığımız için umursamıyoruz. çünkü ışıkların ne zaman çarpacağı tam olarak bilinmiyor. gökyüzü birden o kadar güzelleşiyor ki, binlerce yıldızın gecemizi aydınlatmasını izliyoruz. o sırada solar fırtına çarpmasa ve hiçbir kuzey ışığı göremesek de bu anın tadını çıkarmaya karar veriyorum. uluğ beyin okuduğum çalışmalarını teker teker buluyorum gökyüzünde. sonra burçların yıldızlarına odaklanıyorum, onları seçmeye çalışırken birden gökyüzünde gri dumanımsı bir şey beliriyor. eşime ve yanındaki insanlara şu grimsi şeyi görüyor musunuz dediğim anda herkes birden fotoğraf makinesine sarılıyor. çünkü bu ışıkların habercisi, ben de o an öğreniyorum. bundan sonra tek görüntümüz kırmızı, turuncu ve sarı renklerin oluşturduğu gökyüzü ve tek duyabildiğimiz fotoğraf makinelerinin sesleri. öyle çok fotoğraf çekemiyorsunuz, gökyüzünün fotoğrafını çekmek kolay bir iş değil, bir fotoğraf en az 10 saniye exposure’da çekilmesi gibi ciddi bir süreç gerektiriyor ve bu işlem bittiğinde aslında gördüğünüzün ancak yarısını çekebildiğinizi farkediyorsunuz. ama inanılmaz bir mutluluk yaşıyor herkes, herkes çocuk gibi seviniyor ışıkların altında. yeşil ve mavi rengi göremiyoruz ama başka renkler bizimle, o kadar giyinmeye yine de donuyoruz göl kenarında olduğumuz için ama umrumuzda değil. ışıklar bir görünüp kayboluyor, gece 1’e kadar tüm gücümü sonuna kadar harcıyorum. sonrasında daldığım uyku hayatımın en güzel gecelerinden biri kesinlikle…

bugün söz verdiğim gibi yeni tedaviye başladım ama tüm vücudum yine yürüyemecek kadar yorgun. sanırım dün gece yine uykumda o lanet şeyi geçirdim çünkü dudağım birinden yumruk yemişim gibi kanlanmış ve acıyor. muhtemelen uykumda geçirdiğim nöbet sırasında ısırdım. ama bugün güneşin yeniden doğuşu ile birlikte bu hastalığı da yeneceğime inandım, çünkü geçmişim de neler atlattım nelerle mücadele ettim, artık sadece “biraz zaman” diyorum, çünkü ben bunu da atlatırım.

doğuştan epilepsi hastası değilim ve sonsuza kadar böyle kalacağım gibi bir durum yok zaten. bu süreci yıllarca psikolojik tedavi gördükten sonra tüm ilaçları kesmem sonucu yaşadım. amerika’ya taşındığımızda yeni bir başlangıç olsun istedim ve çok mutluydum, olabilecek gibi geldi ve gerçekten de bu şekilde hiçbir ilaç kullanmadan 6 ay devam ettim. sonra ilk büyük yorgunluğumda kriz buldu beni. türkiye’ye ziyaretim sırasında düştüm. ilkinde önemsemedik, bu sefer yine yorgun olduğumuz bir haftasonu vermont’taki göl evimize gidince, orada da düştüm. sonra ilaç tedavisine başladım ama bir süre sonra kullandığım dozların aslında krizleri geçirmediği sadece uykuya ertelediğini farkettik.

o halinizi kimsenin görmemesi, uykuda geçirmeniz bile büyük bir mutluluk, o kadar utanç verici bir durum bu hastalık. eşim ve ailem dışında sadece becca biliyor. onunla da aram kötü bugünlerde, yine yalan söylediğimi anladı kuzey ışıklarını kovalamaya gidince. dün bana attığı mailde ilk adımla seslenmiş. onunla da ilişkim ayrı tuhaf, kısa zaman içerisinde sadece ikimizin anladığı bir iletişim yarattık. belki bana öyle geliyor bilmiyorum ama ilk adımla sadece annem kızdığında seslenir bana ve bu kesinlikle canıma okuyacağının göstergesidir. bir çok ismim var, ünvanımı saydığımızda 5 tane hatta. ama bunlardan sadece ilk ismimle seslenilmekten hoşlanmam, bu ismi sevmem ve kullanmam. sadece internette tanıştığım ama gerçek hayatta samimiyet kurmak istemediğim insanlarla bu isim üzerinden iletişime geçerim. nasıl ki padrem bir baba şefkati ile bana yaklaşıyorsa sanki becca’da bir anne gibi üzerimde aynı şeyleri deniyor. bugün öğleden sonra gidip tüm günahlarımı çıkaracağım, umarım yine affeder. çünkü gizliden de olsa beni sevip bana değer vermesi hoşuma gitmeye başladı. çocuklarını da çok seviyorum, özellikle minik olanını mıncıklamaya ve kucağımda gezdirmeye doyamıyorum. büyük olanı da beni çok seviyor, ikide bir soruyor yine ne zaman sinemaya gidip kola içeceğiz diye. annesine kola içtiğimizi söylememesini yoksa bir daha izin alamayacağını söyledim. şimdi gelip gizlice soruyor bana bu soruyu. becca’nın eşi de kendisi gibi çok sevimli öyle olunca çocuklar da çok güzel olmuşlar. becca bir tavır koyup benden uzaklaşmasından çok, çocuklarını artık sevemem diye korkuyorum aslında.

onlara çok alıştım ya da bazen hiç alakamın olmadığı başka şeylere sarılacak kadar çaresizsizim bilemiyorum…

yine de çok şanslıyım. dünyanın en güzel adamı ile evliyim ve onunla çok mutluyum. bu hafta sonu yine çocuklar gibiydik. onunla da aramız da kimsenin anlayamayacağı bir çocuk dilimiz var. duyan insanlar gerizekalı olduğumuzu düşünüp 2 saniyede yanımızdan uzaklaşıyor çünkü o kaplumbağa ben de onun eti ile beslenen bir böceğim. o aynı zamanda benim kolalarımı (bug juice) çalıp arkadaşları bebek kaplumbağalarla parti yapan bir hırsız. böcek ilk uyandığında mutfağa inip kola şişelerini sayıyor gece parti olmuş mu, kaplumbağa kolalarımı çalmış mı diye. (kulağa gerizekalıca geldi değil mi? sorun yok, biliyoruz böyle olduğunu)

dünyada yalnız da olsanız sizinle aynı hisleri taşıyan tek kişinin bile olması, çektiğiniz tüm acılara değmiş gibi hissettiriyor bazen.

bir hayat kurduk kendimize, başkalarının aslında olmadığı bir hayat. bunu bilmeseler, hissetmeseler de sorun yok. şu andan mutluyum, olmasını istediğim veya beklediğim bir şey yok…

sevgiler,

çocuk kalpli.

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.