discharged.

boşuna korkutmuşum kendimi, bu sabah taburcu oldum hastaneden. meğer doktor günde kaç saat uyumam gerektiği ile ilgili veri oluşturmaya çalışıyormuş. düzenli uyku ve düzenli hayat şu an epilepsiyi yenmek için en büyük yardımcım olacak. her akşam en az 10 saat uyuyabilmek için en geç 10’da yatakta olacağım ve eğer uzun yolculuklar yapıyorsam sadece geceleri uyumak için aldığım lunesta’yı gün içerisinde de 3 kez kullanacağım, uyuya uyuya seyahat edeceğim yani. zaten erken yatmayı ben de ne zamandır planlıyordum ama eşimle sadece akşamları görüştüğümüz için bir türlü yatağa girmeyi başaramamıştım. galatasaray maçını izlemek gibi yüksek stres içeren aktiviteler bir süre yasak. ayda yılda bir kereden bir şey olmaz diye içilen bir tane bira sonsuza kadar yasak. kafein yasak(kahve zaten sevmem ama kola yasak, kola ya, kolasız ne yaparım). çalışmak yasak değil ama tam zamanlı çalışmak şu an kesinlikle yine yasak. lamictal’ide her hafta 2 katı artıp 2 ay sonunda 8 katına çıkaracağım. lunesta’da 1mg’dan 2mg’a çıktı. umarım tüm şartları sağladıktan sonra bu hastalık da geride kalacak. uykumda bile geçirmek istemiyorum bu lanet şeyi, kola içmemeyi bile sanırım göze alacağım.

tabi bunlar pazartesinden itibaren geçerli. çünkü yarın sabah upper peninsula’ya gidip yine kuzey ışıklarını kovalayacağız. eşim de ben de ailemizden şimdiden bir kamyon dolusu azar yedik ama bu sefer buna değecek hissediyorum. yılda 1 veya 2 defa bu kadar yüksek şiddette fırtına oluyor ve bu fırtınalarda hemispheric power çok yüksek olduğundan sadece yeşil rengi değil, kırmızı sarı gibi renkleri de görebiliyorsunuz. alarmın olduğu gün hem cumartesi, hem güçlü fırtına hem de hava açık. bu 3’ü çok zor bir araya geliyor. sadece hastaneden çıktığım için zamanlama evet biraz kötü oldu ama bunu yapmamız gerektiğine inanıyorum. son başarısız kanada yolculuğundan sonra zaten bu bir onur meselesi haline geldi benim için. (sen şey değil misin, kuzey ışıklarını görmek için 2500 km yol gidip bir otel odasında uyuyakalan diye geçiyorum tüm sosyal medya çevremde şu an)

ayıyı ve pijamayı kaptım. şu an biraz güç gelse de duşa girebilsem diye bakıyorum. hala çok güçsüzüm. muhtemelen pazar günü döndüğümüzde çok daha güçsüz olacağım ama ne olursa olsun kilisenin kütüphanesini nisan’a kadar yetiştirmek istiyorum. hergün 1-2 saatimi orada harcayacağım. gelecek hafta bir akşam yine family promise shift’i alma isteğim var.

bu family promise denilen şey evsiz insanlara kiliselerin kapılarını açmasıyla geçici bir kalacak yer sağlama üzerine kurulmuş bir oluşum. aynı zamanda yeni bir hayat kurup iş bulmalarına da yardımcı olunuyor. katolik kilisesi ile protestan kilisesinin birlikte çalıştığı nadir alanlardan. her hafta başka bir kilisede kalıyorlar. güzel bir şey ama günün sonunda üzerinizde bir miktar da olsa üzgünlük bırakıyor o insanların yüzüne yansıyan acıları. çocukları olup evsiz kalan insanlara çok daha fazla üzülüyorum. 40 yaşının üzerindeki uyuşturucu bağımlıları da yastığa kafanızı koyduğunuzda unutulacak gibi değil. öyle kokain-eroin gibi zengin işi şeyler düşünmeyin, bunlar ailelerinin bile dışladığı kristal meth bağımlıları. hem yüzlerinde yaralar oluyor hem dişlerinin çoğu dökülmüş ya da çürümüş oluyor. korku filminden fırlamış gibiler. ben bu yüzden genelde çocukları alıyorum. diğerlerine kalbim dayanmıyor. bir ay içinde yine önceden yaptığım gibi mültecilerle ilgili çalışmaya başlayacağım ama yine çocuktan fazlasını kaldıramam gibi. aslında arada mülteci aileleri ile de tuhaf komik deneyimler yaşayabiliyorum. bazen ailelerin evlerini kurmaya yardım ediyoruz. insanlar kiliseye paradan çok eşya bağışı yardımında bulunmayı tercih ediyor. evdeki koltuğundan sıkılıyor gidiyor başka bir tane alıyor, eskisini kiliseye bağışlıyor. ilk tanıştığım afrikalı ailenin evinin yine bağışla verilen koltuğunu iki çalışma arkadaşımla birlikte taşıdım ama belim koptu denir ya, belim koptu resmen. 2 ay sonra koltuğu atmışlar. gittik eve ya koltuğu niye attınız diye sormaya, ufak bebekleri sürekli üzerine sıçmış artık temizlenmeyecek hale gelince koltuğu atmışlar. benzeri koltuğu ben kendi evime birkaç ay sonra 1600 dolara aldım. üstelik kendim de taşımadım. bebeği üzerine sıçtırtmışlar, kendileri de yerde halının üzerinde oturuyorlar.

ne bebek bezinden haberi var bu insanların ne de koltuktan. her yerde insanlar bizimle eşit şartlarda yaşıyor sanıyoruz ama öyle değil. hatta bazıları amerika’ya gelince öyle büyük bir şoka giriyor ki buradan korkup savaş ve açlık sıkıntısı yaşadıkları ülkelerine geri bile dönüyorlar. amerika’ya gelen çocukların hayatlarında hiç oyuncakları olduklarına bile emin değilim. oyuncaksız nasıl yaşar ki bir insan, hele ki çocuksa…

insanın kendi evinde olması ne güzel. şu an ertesi gün kuzey ışıklarını görmeye gitmeseydik bile çok mutlu olurdum. neyse ayıyı aldık ayıyı. sıradaki hedef şu resimde gördüğünüz oyuncak askerlerden birini alıp noel zamanı bahçeme koyabilmek. tabi bu boyutta olanlarına muhtemelen param yetmeyecektir ama ufakları vardır diye düşünüyorum. olmalı bence yani hehe.

bugün sanki hayatın farklı bir anlamı var benim için. bilmiyorum, bazı günler hayatın ilk günü gibi sanki. baktığınız her yer ilk kez görmüşsünüz kadar yeni ve rahatlatıcı. gittiğiniz yollardan hiç geçmemişsiniz ama yürüdüğünüz başka yollarında olmasını istermişsiniz gibi.

merhaba, ben çocuk kalpli, oyuncaklarımla birlikte okuyan herkese kocaman sevgiler gönderiyorum!

One Comment Add yours

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.