march 31st. (2)

bir günde iki blog giren çocuk kalpli, kesinlikle resimdeki oyuncak gibi yatağa uzanmış odasının tavanına bakıp derin derin üzülüyordur. biraz rahatlarım diye yazıyorum… birkaç gündür homeland’ın izlemediğim bölümlerine bakıyordum, aslında yıllar önce dizinin ana elemanlarından brody asıldığında, bu ne vahşet bu nasıl bir dünya diyip bırakmıştım ama birkaç gün önce dizinin hala devam ettiğini ve…

march 31st.

evet kola ve kahve alma girişimi başarısız oldu, aslında eve kadar getirebildim ama eşim görür görmez hepsini arabasına koyup kiliseye götürdü. bu sefer o bana yüksek sesle hayır dedi, öyle bir hayır dedi ki ev sallandı. korktum. normalde pislik çıkaracaktım ama gözlerinin dolduğunu hissettim. tuhaf bir adam eşim, sinirlenince ağlıyor, o ağlayınca da ben kendimi…

çocuk kalpli şeyler.

aslında düşündüm de noel zamanı resimde görülen fransa’nın bir kasabasında olduğu gibi oyuncak ayılarla süsleyebilirim evimi. ikinci el oyuncak satan dükkanlardan bolca ayı satın alabilirim ve yağmur ve karda ıslanmalarına razı olabilirim. sonra yıkar kuruturum bahar gelince… bahar demişken… yeni oyuncağım geldi, çok mutluyum. kurabildiğim kadarını kurdum, ışıklar ve fren kaldı sadece. ufak bir çocukken…

spring.

dün akşam 8’de yattım bu sabah erken kalkayım diye, kalktım da aslında ama 1-2 saat oyun oynayıp tekrar geri yattım, son 24 saatin 20’sini uykuda geçirmiş oldum böylelikle. becca telefonuma sesli mesaj göndermiş, uyuyorsun sanırım, iyi uykular ama 3 günün kaldı, sonra burdasın demiş. öğle arasında bana gelip beni görmek istemiş, ben de bir daha…

march 27th.

her gün daha iyi oluyor akşam 9’da yatınca, ayrıca dün kendi yatağımda uyudum ve gece boğulma hissiyle uyanmadım. biraz daha güçlüyüm bugün. eczaneye gitmeliyim ama arabayla gitmek yerine yürüsem mi diye düşünüyorum. haftasonunda yaptığımız şey delilikti. bir şeyleri uzun süreli yoluna koymadan bir daha 50 mil bile yol yapmayacağım. gene gidip kuzey ışıkları kovalayacağız tabiki…

stuffed bear.

dün ayı paylaşımım ardından aksine gece recliner’da yattım sağa sola döndüğümde boğulmamak için. tahminlerim doğruymuş. dün elimize geçen hastane faturasında klonezapam’ları gördük, sanırım lamictal, stevens johsons sendorumu yüzünden yüksek dozda verilemediğinden antiepileptik olan klonezepam seçiliyor hastanelerde. ben bunu 2013 yılında yoğun olarak kullanmıştım ama baktım geceleri boğuluyorum, bıraktım. umarım etkisi bugün yarın geçer, gerçekten zor…

all the way north!

bu sabah koşa koşa yazıyorum bu bloğu. çok mutlu bir haftasonuna geçirdim çünkü. tamam belki yemediğimiz laf kalmadı ama gerçekten değdi, gerçekten. aslında mackinac bridge’a kadar gidecektik ama son anda kararımızı değiştirip olabildiğince kuzeye gitmeye karar verdik yine. hala klonezepam’ın etkisinde olduğumdan arabada giderken uyuduğumda boğulma hissiyle sürekli uyandım. aslında doktorun önerdiği gibi seyahatlerde uyku…

discharged.

boşuna korkutmuşum kendimi, bu sabah taburcu oldum hastaneden. meğer doktor günde kaç saat uyumam gerektiği ile ilgili veri oluşturmaya çalışıyormuş. düzenli uyku ve düzenli hayat şu an epilepsiyi yenmek için en büyük yardımcım olacak. her akşam en az 10 saat uyuyabilmek için en geç 10’da yatakta olacağım ve eğer uzun yolculuklar yapıyorsam sadece geceleri uyumak…

march 21th.

dün family promise aktivitesi için kiliseye gidemedim hastanede tutulduğum için. bakmam gereken çocuklar oyun odasında boşta kalmışlar ben gelmeyince. onlara futbolu öğretmiştim en son. kilisenin camlarından birini indirmişler dün akşam hehe. becca dün akşam telefonda o çocuk kalbini kırıcam senin ilk gördüğümde diye azarladı beni. çok ağır bir grip geçiriyorum dedim. ona söylemedim hastanede olduğumu…

mercy health.

bazen bir şekilde hastane koridorunda bitiyor ve ben buna deli oluyorum… pazartesi günü de yataktan kalkamayınca eşim tarafından hastaneye getirildim. diğer günlere göre biraz daha ağırdım. kendimdeydim ama vücudumu hareket ettiremiyordum. kanada’dan döndüğümden beri sürekli zaten buna benzer bir hisle kalkıyordum ve sürekli uyuyordum. meğer uykuda da geçiriliyormuş bu epilepsi denilen lanet hastalık. geceleri uykumda…

happy st. pats.

bu hafta sonu için kendime söz vermiştim tek bir maç bile izlemeyeceğime dair, özellikle aziz patrik gününü kesinlikle ekran karşısında maç izleyerek geçirmeyeceğim demiştim ama bir şekilde gene sözümü yedim. bilmiyorum bazen çok iyi bir hayatım varmış da ben onu galatasaray ile mahvediyormuşum gibi geliyor. zor da olsa geri döndük ve yeniden umutlarımız yeşerdi. olmamasına…

ouf.

“bitti sanırsın, gitti sanırsın ama o hiç ummadığın bir anda çok daha güçlü bir şekilde karşındadır.” tabi yazdım ben bunu, böyle bir şey yazdıktan sonra bunu yazan kişinin ertesi gün hayata, thor’un gökten şimşekleri toplayıp yere çekicini vurması gibi başlayacağını düşünürsünüz değil mi? ben ne yaptığımı yazayım, günlerdir uyuyorum ve kafamı yastıktan kaldıramıyorum. içinde bulunduğum…

vamos.

kanada yolculuğu sonrası yine uzun uykulara dalıyorum. bedenim yorgunluktan kırıldığı için hiç sevimli şeyler görmüyorum rüyamda ama kalkamıyorum da yataktan. vücudum 4 günde yaptığımız 2500 km yolun hesabını soruyor adeta. beyzbol takımı ile şikago’ya aziz patrik günü kutlamalarına gitmek için erkenden dönmek istemiştim ama bu fikir çok kötü elimde patladı. keşke 1-2 gün daha kanada’da…