kingdom of heaven.

herkesin bir hayali vardır, benim hayalim yazar olmaktı. ama olamadım, daha doğrusu yazar olmak o kadar basite düştü ki, yazar olmaya artık kendimi içinde görmek istemeyecek kadar uzağım. hem kitabını hem filmini sevdiğim çok az yapıt vardır ve bunlardan en çok the great gatsby’i severim. oradaki en sevdiğim karakter de nick carrawey’dir. onun hayali de hep yazar olmaktır ama bunu sadece sanitorium’a kapatıldığında yapmayı başarır.

ben de böyle zamanlarda yazıyorum. ne kadar üzgün hissedersem o kadar daha çok yazasım geliyor. bugün de kesin o günlerden biri.

hayatımın en zor yılıydı 2006. daha başındayken o zamanki erkek arkadaşımla çok ciddi bir trafik kazası geçirmiştik. aracımız yoldan çıkıp bankete düştü, 3-4 takla attığımızı söylüyorlar ama ben gözümü açtığımda hastanedeydim, böyle travmaların en güzel yanı beyniniz o anı siliyor kafanızdan, hiç bir anını hatırlamıyorum. ama sonra o kaza farklı bir ruh haline sokmuştu bizi, hayatımızı, hayatımızdaki diğer günleri. kazadan sonraki tuhaflığı üzerimizden bir türlü atamadık. ben hayatın kısa olduğunu ve kendimi doya doya yaşamam gerektiğini düşünmeye başladım. artık olmaya çalıştığım kişiden sıkıntı gelmişti, olmuyordu ben farklıydım ve artık bunu kabul etmeliydim. böylelikle ondan ayrıldım. daha çok kendime kalmak daha çok düşünmek istiyordum. beklediğimden çok daha büyük bir tepki gösterdi, gene de onu ne kadar üzdüğümü anlayacak olgunlukta değildim. o yaz birkaç notumu yükseltmek ve yazı eğlenceli geçirmek için yaz okuluna kalmıştım. ayrılmıştık ama her akşam konuşuyorduk. yine böyle bir akşam aradığında tüm gün denizde yüzdüğümüz için çok uykum vardı, kalkınca ararım diye düşündüm. o akşam sarhoş olduğunu bilmiyordum. araba kazasından sonra motorsiklete heves sarmıştı ama çok gerizekalı basit bir şey kullanıyordu daha emin değildi ne yapmak istediğinden. o gece tek farı kırık bir kamyona arkadan motorsikleti ile çarptı ve sesini bir daha hiç duyamadım. hayat da benim için bir daha eskisi gibi olmadı.

çok acımasız bir yazdı. ilk psikiriyatristimle, ilk reçetemle tanıştığım o yaz, çok acımasızdı. ilk defa intihar etmeyi o yaz düşündüm ve aslında yaptım da. sonrasında daha da ağırlaştı reçetem. yaz okulunda aldığım tüm derslerden kaldım. yaşadıklarım yetmezmiş gibi ortalamam 2’nin altında kaldığından 3 sınıfa da geçemedim. yine yetmedi, lisedeki en yakın arkadaşımın ablasının ölen erkek arkadaşımla olan yakınlığını öğrendim. sonrasında kendimi ablası, o ve kuzeniyle çok büyük bir kavga içerisinde buldum. gerçekten çok kötüydü. arkadaşıma üzüldüm sadece, ablası ile aramda bir tercihi ablasından yana kullanmaktan başka şansı yoktu ama bensiz de kötü olacaktı. ben de onu bensiz bırakmak istemiyordum. biz birbirimizin bu evrendeki en sadık yardımcılarıydık. ne kadar ağlasak zırlasak da koptuk. kalbim gerçekten hiç olmaması gereken bir zamanda kırıldı.

aylardan eylül 2006’yı vurduğunda artık ölmüştüm. ne hayata dair bir umudum, ne yaşama istediğim, ne parlak bir geleceğim ne de beni heyecanlandıran biri kalmıştı hayatımda. hayatınızda böyle bir noktaya ulaştığınızda sadece şunu düşünmek gerekiyor, en aşağıdayım ve yukarıdan başka gideceğim başka bir yer de yok. üzgündüm ama içimdeki “hayat bittiği yerden başlar” hissini de görmezden gelemiyordum.

hayatımda 3 kişi ile tanıştım o dönem. birisi aynı fakülteden tanıdığım bir çocuktu, akşamları evime geliyordu beraber playstation oynuyorduk. diğeri de masa tenisi takım arkadaşımdı, onunla da yorgunluktan bayılacak hale gelene kadar masa tenisi oynuyorduk. ama best friend forever dedikleri şey de kesinlikle oydu (hala o) çocuk gibiydik onunla. ikimizde kola içmeye bayılırdık. antremanlardan sonra kola ve kinder sürpriz yumurta satın alırdık,  hem yer hem sevmediğimiz maketleri birbirimizle değişirdik. boş zamanlarımızda biriktirdiğimiz kola kapakları ile promosyon kola ayısı arardık market market gezip. bazen beraber ders çalışıyorduk sonra kendimizi ödüllendirmek için her hafta okulun klübüne galatasaray maçlarını izlemeye gidiyorduk. ilk defa beraber milli takıma seçildik. bir sürü saçma salak şeye gülüyorduk, hatta gülmeden duramıyorduk. rumdum, macırdı, o kadar çok ortak yönümüz vardı ki ikiz gibiydik, hala öyleyiz. kaybetmediğim tek o kaldı hayatımda. (birkaç yıl önce bir çocuğu oldu, kucağıma verdiğinde bir an çocuğun annesiymişim gibi duygulandım. umarım herkesin hayatında böyle bir arkadaşı olmuştur…)

fakülteden tanıştığım çocuk da akşamları bize katılıyordu bazen. akşamları beni evime o bırakırdı, sonra ailem yurdun benim için daha güvenli olduğu düşününce akşamları kız yurduna da gelip gitti hep. yurttaki kızların hepsi onu tanıyordu, beni tanıştırsana diye salak isteklerle bile gelebiliyorlardı. hoş biriydi o zamanlar. ama benim umrunda değildi. bunu o da biliyordu. bir akşam yolda yürürken elimi tuttu. elimi kurtarmak istediğimde lütfen elimin içinde kalsın bu bana yeter dedi. o zamanlar iyi de bir insandı. 2-3 yıl sonra nasıl bir canavara dönüştüğünü aklım asla almayacaktı.

ve işte o kişi…

2006 yılında sosyal medya diye bir şey yoktu, internet özel bir zümreye ait gibiydi. bu kişiler genelde iyi ailelerden gelmiş, iyi bir eğitimi olan, yabancı dil bilen, müzik sanat gibi zevkleri olan kişilerden meydana geliyordu. tabi yonja msn gibi bir oluşumdan bahsetmiyorum, bunlar ıvır zıvırdı, gerçek web sitelerine gerçekten özel insanlar ulaşıyordu. bugünün wordpress’i o zamanın livejournal’ıydı ve o siteyi çok seviyordum. şu an burayı sevdiğimden daha fazla çok seviyordum çünkü sadece yazmıyordum, okumaktan da hoşlanıyordum. random bir şekilde arkadaşlarımın arkadaşlarının yazılarına bakardım. bir gün bir çizgi karakteri username’li birini gördüm ama bloğuna izinle ulaşılabiliyordu. ama beni bloğuna eklemedi istek gönderdiğimde, buna çok üzülmüştüm çünkü hem kötü bir zaman geçiriyordum hem de gerçek dünyam olan çizgi karaktere ulaşamayacaktım. sonra gerçek adını merak ettim sanırım, şu an ismini hatırlayamadığım bir sitede aynı kullanıcı adı ile hem de bu sefer resmi ile onu buldum.

“onu ilk gördüğümde başıma bir şey geldiğini anlamıştım”

sonra hayatımda ilk defa birine kendimi tanıtan ve onu tanımayı isteyen bir mesaj yolladım. konuşmaya başladık. kişiliği, duruşu, ışığı, düşünceleri, hayata bakış açısı o kadar farklıydı ki her kelimesi ile büyüleniyordum. onu gerçek hayatta görmemiştim bile. böylesine bir hayranlık büyü ile bile açıklanamazdı.

2007 yılı yazında bir festivalde onunla sonunda tanıştım. ilk gördüğümde sevdim. ikincide de üçüncüde de. her görüşümde farklı bir yönünü sevdim. çirkin olduğunuzdan değil bazen o kadar güzeldir ki bir şeyler, yanında çirkinmişsiniz gibi gelir, öyle geliyordu. ilk zamanlar utangaçlıktan kaçıyordum. sonra o londra’ya gitti bense 2008 yılında okulumu bitirip çalışmaya başladım. bir kez görüşmemize rağmen ara ara hep yazıştık. onunla ilgili tek bir satır ilk defa beni o zamanlar mutlu etmeye başlamıştı. tarihler 9 kasım 2008’yi vurduğunda evine akşam yemeğine davet edilmiştim. buna çok sevinmiştim tabiki, lakin sıkıntı o akşam galatasaray – fenerbahçe maçının olmasıydı. evime gidip maçı izlemek istiyordum ama bir yandan da evine misafir olmak fikrini çok sevmiştim. sonra galatasaray içgüdülerimi bastırıp evlerine gittim. gittiğimde beni hiç ummadığım bir süpriz bekliyordu. maçı babası, o ve ben izleyecektik. babası galatasaraylıydı ama o fenerbahçeli. bozuldum ama bir şey demedim. maçı hatırlamayanlar olacaktır. 4-1 (hatıralar sarmış 4-1 yanımı) fenerbahçe galibiyeti ile sonuçlandı. daha kötüsü ise her golde çılgınlar gibi sevinmesiydi. tam bir fenerbahçeliydi. ondan bir kere nefret ettiysem kesinlikle bu o akşamdır. ben yediğimiz her golde ağlamamaya, duvarları yumruklamamaya çalışırken o zevkinden deliriyordu.

bitti. onu bir daha görmek istemiyordum ve öyle de yapacaktım. ama sonra öfkem geçince bir maç yüzünden öyle büyük bir hayvanlık da yapmadım tabiki, sadece sıradan bir arkadaş, sıradan bir tanıdık haline geldi benim için. ona olan tüm hayranlığım o maçta bitti. arada sırada görüştük ama çok da hatırlayamıyorum nerede nasıl bir araya geldik.

2009. hayatımın en güzel yılıydı. romanya’da yaşamaya başladım bir süreliğine. orada bambaşka hayatlar, bambaşka insanlar tanıdım, bambaşka biri ile tanıştım. başından sonuna rüya gibi bir yıldı. her şeyiyle, her anıyla. 1984’te doğdum ama kendimi 2009 yılında buldum.

2010’da da yükselişim devam etti ama 2009 yılında gönlümü kaptırdığım şeyler yavaş yavaş hayatımdan ayrılıyorlardı. onunla gene görüşüyorduk arada bir, bir yerlere oturup hayatlarımızdan konuşuyorduk. herhalde zamanla onu tüm sırlarımı paylaşabileceğim bir dost olarak görmeye başlamıştım, bu hayatımdan kopan ilişkileri ona da anlattığım günlerden birinde, birine bir kutu dolusu hediye göndermek istediğimi söyledim. o an çok ilginç bir şey oldu ve bana birden bire “bana neden hediye almıyorsun” diye çıkıştı.

bu bir…

hediye almayı biliyordum da sanki… neyse ona da saçma sapan şeyleri içine doldurduğum bir kutu yolladım, dedim herhalde kendini o gün kötü hissediyordu. benden alacağı bir hediyeyi umursayacağını felan ben sanmıyordum. zaten 2010 noelinde gönlümde hala başka şeyler vardı, çok düşünmedim. noelde aklınıza gelen şeyler, gerçektir.

2011 olduğunda artık psikolojim iyice bozulmaya başladı. bir de o aralar çok büyük miktarlarda paralar kazanmaya başladım. genç yaşta gelen para çok tehlikeli. artık kimsenin reçetesine ihtiyacım yoktu, parası neyse verip beni sakinleştiren ve uyutan ilaçları internetten temin edebiliyordum.

bir akşam ankara’da onunla dışarı çıktık, zaten hep şehri ankara’da görüşürdük. o akşam zil zurna sarhoş olduk ama ben gene kesin ona başkalarına olan sevgimi anlattım. bana eskisinden daha çok önem vermeye başlamıştı sanki ama ben başka bir yerdeydim artık. 2009’da yaşadığım o güzel şeyleri bir türlü aşamıyordum, aklım fikrim onlardaydı. o kadar kendimi kaybetmiştim ki önem verdiğim kişilerden birinin moskova’da olduğunu facebook’tan öğrendiğimde uçağa binip moskova’ya gidecek, günlerce kızıl meydanda o kişiyi bir kere görme umuduyla saatlerce oturacak kadar delirmiştim.

sonra bir gün bu moskova gezim sırasında veya sonrasında “biz ne zaman gezeceğiz birlikte tatile çıkalım mı” teklifi ile geldi.

2 etti…

sonra düşündüm ki herhalde o beraber sarhoş olduğumuz gün çok eğlendi, şimdi bununla gider tatilde her akşam kafaları çekeriz diye düşündü, kabul ettim benim için de iyi olur. yeterki bir yerlere gidip içelim, süper plan yani bana hep uyar.

nick carraway mode on.

her şey o gün arabamı evine sürmem ile başladı. bazı günler güne çok mutlu başlarım, o gün çok mutlu bir gündü. ertesi gün tatile çıkacağımız için çok mutluyduk. güzel bir yaz akşamıydı. beni hüznün içine çeken tüm dertlerimden arındığım bir andı. bunu bana hissettiren o muydu yoksa yaz akşamının büyüsü müydü bilemiyorum. derken hiç beklemediğim bir şey daha oldu. o akşam evinde onun yatağından başka yatacak bir yer yoktu ve yanını bana teklif etmişti.

o güne kadar herkese hayır dediğim yatağın yanını.

aslında çok isteyerek kabul etmedim ama bak ben bu fikri beğenmedim seninle uyuyamam gibi bir kabalık da yapamayacağımdan kaderime razı oldum. (böyle şeyler bana teklif bile edilemezdi biraz da mavi ekran verdim sanırım) yatağın bana ulaşamayacağı ucuna gidip kıvrıldım. bir yandan da sabaha kadar uyuyamayacağımı düşünmeye başladım. rahat değildi benim için böyle bir ortam. ama birden bir huzur kapladı içimi, eğer gözlerimi kapatırsam sanki hemen uyuyacaktım. tuhaf bir histi. sonra hayatımın en huzur verici uykularından birine daldım.

işte şimdi vazgeçmek bir daha mümkün olmayacaktı…

onu ilk gördüğümde başıma bir şey geldiğini anlamıştım demiştim kendime, birden en başa dönmüştü her şey. ondan kurtulmalıydım, bundan kendimi kurtarmalıydım, kaçabildiğim kadar uzağa kaçmalıydım. tatil bittiğinde sıradan bir görüşme, biraz soğukluk buna yardım ederdi diye düşündüm. yine ankara’ya onu ziyarete geldim ama bu ziyareti sadece onunla değil başkaları ile de yapacağımı ona söyledim. anlayışla karşılar sanıyordum.

ve 3…

kıyameti kopardı.

eşik geçilmişti artık, belki bilmeden istemeden yapmıştı ama sınırlarımı 3 defa geçmişti, hatta yanımda bile uyumuştu. bundan sonrası ise benim için artık delilikti, artık çaresizlikti.

sonraki 8 yıl hep böyle geçecekti. onunla veya onsuz, farketmeksizin her gün aklımda…

iyi ki benden böyle bir şeyi istemedi ama ben kararımı verdim artık galatasaraylı değilsin bundan sonra fenerbahçeli olacaksın dese, hiç düşünmeden imzayı nereye atıyoruz bile derdim işte bana o kadar sahipti.

galatasaray diyorum ya, galatasaray.

daha nasıl anlatılır…

7 Comments Add yours

  1. lawmaker says:

    Bilinmez meçhule yazmayın şu yazıları gidin bulun sevdiklerinizi alın karşınıza konuşun!!! Bizi de dert sahibi etmeyin :)))
    Resimdeki köprü 3. köprü mü?

    Like

    1. puercorde says:

      Rüyasında görür anca. Ben burada yazdıklarımın 10’da 1’ini ona söylemediğim halde canıma okuyordu, bir de bunları yazsam bir daha ismini bile kullanamam, “Your Grace, Your Majesty, Your Royal Highness” felan demek zorunda kalırım.

      Siz farkedince benim de ilgimi çekti, gerçekten olabilir, benziyor. Burada kullandığım resimler bana ait değil, çoğunu Pexels’den alıyorum.

      Sevgiler.

      Like

  2. Rik. says:

    En çok üzüldüğüm konu gözümden düştün 🤣 Geceleri süper gidiyor bu yazıların lakin FENERBAHÇE hakkındaki yorumun aşırı kalp kırıcı, böyle GALATASARAYLILIK olmaz olsun. Oldu mu bu şimdi????

    Like

    1. puercorde says:

      Ya olurdum ama üzüntümden de 3 yıl içinde ölürdüm sanırım. Düşünmesi bile kötü, böyle durumlarda tahtaya mı vuruyorduk?

      Like

  3. İnşallah o kişi seni seve seve Fenerbahçeli yapar da görürsün gününü.

    Like

  4. puercorde says:

    Kimsenin beni sevdiği yok, rahat ol sen.

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.