you shall not pass.

her şey seattle’a ilk vardığımızla yerdeki “you shall not pass” paspasını görmemizle başladı. en çok güldüğümüz tatilimiz kesinlikle bu oldu. ben zaten ne zaman bir yere gitmek istemesem kesin orada çok mutlu olurum. sadece şu an aşırı yorgunum. kısa süre içinde dağa koşarak tırmanıp 350 km bisiklet sürdüm. özellikle dağa koşarak tırmanmak en büyük hayallerimden…

mailbox peak.

sırf bir posta kutusu fotoğrafı çekmek için 4400 feet tırmandığımıza inanamıyorum. dünden beri hareketsiz yatıyorum çünkü en ufak hareketimde bacak kaslarım acıyor. bir sevgi ölçüsü olarak dağ olayını anlayamıyorum, neden sevdiğimizi ispat etmek için bir dağı delmek, dağa çıkmak veya dağdan atlamak zorundayız. bu dağ ile derdimiz nedir. bugün aslında bu yazdıklarımdan çok daha güzel…

michigan.

1,5 ay oldu amerika’ya taşınalı. başlarda “hayır olmaz ben burada yapamam korkusu” yaşasam da birkaç gündür sanki hep burada yaşamışım gibi gelmeye başladı. turist olarak gelince bambaşka bir ülke iken yaşamaya başladığınızda kendinizi çok farklı bir yaşantı içinde bulduğunuz bir yer amerika. kısa sürede alıştım her şeye. belki de hayatımın çoğunu farklı şehirlerde ve ülkelerde…

hep 5 yaşında.

13 haziran 1984 günü öğle saatlerinde dünyaya gelmesi beklenen bir bebekken herkes gibi annemin karnından ayrılmayı başaramamıştım. 24 saat sonra kalbimin artık atmadığı, doktorların beni annemin karnından alacağı o tüm ümitlerin kaybolduğu an sanki birden bire kaderim yazıldı. inadına bu dünyaya gelecektim. ne olursa olsun savaşacaktım, benden tüm ümitlerin kesildiği an bile ben dönecektim. ben…