you are.

şu an böyleyim: katolik kilisesi, ölüler gününde mezarları gelin gibi süsler. ben de eşimin annesinin, cadılar bayramı için aldığı süslerle yatağımı donattım diş operasyonum sonrasında. çünkü altında ölü gibi yatıyorum dünden beri. (aslında böyle diyince de katoliliklerinin ölüleri anma günü ile cadılar bayramı aynı şeymiş gibi oldu ama öyle bir şey yok bilin isterim) düşündüğümden…

panda.

çocukken beni dişçiye götürmeden önce oyuncakçıya ve şekerciye götürürlerdi. ancak öyle ikna ediyorlardı. bugün anladım ki hiçbir şey değişmemiş hayatımda. eşimin annesi bir sürü cadılar bayramı süsü getirmiş. görür görmez anladım arkasından kötü bir şey geleceğini. meğer geçen hafta bitmemiş tüm diş işim, geçen hafta sadece 1 diş yapılmış, yarın başka, haftaya başka bir tane yapılacakmış….

silent night.

her şey çok basit aslında, sevdiğimiz şeyin üzerine kalbimizi giydiriyoruz. bu sevdiğimiz şeyin aslında kötü veya çirkin olduğunu söyleyen bir cümle değil. çünkü sevdiğimiz şey güzel olmasa, onu kalbimizle süsleyemeyiz. işte 35 yaşıma geldiğimde böyle biri olmuştum. hayattaki tek hazinem sevdiğim şeydi ve ben onu süslemekten mutlu oluyordum. başka şeyleri de seviyordum şüphesiz, hatta hayatımdaki…

chest (usa)

ne zaman bir daha evime monte edilmeli ürün almayacağım desem, kendimi elimde çekiçle şöyle bir manzara karşısında buluyorum: ve her zaman çok dikkatli yapacağım diyip, mutlaka bir parçayı yanlış takıyorum, onu sökerken de bir yerini mutlaka kırıyorum. şu kırılan yeri çekiçle tamir ederken elime çekici vursam da, oldu bir şekilde sonunda. temizleyip attım içine oyuncaklarımı….

love one another.

düşündüğüm gibi tüm gün kitap okuyup uyukladım. hatta 3.05 mesajını 2.50 gibi yazıp 15 dakika uyumamak için direndim. nasıl tatlı bir uyku bastırdı, anlatamam. az kalsın giremiyordum elimdeki yazıyı. bugünkü paylaşımımı küçük prens üzerinden yapmıştım. antoine de saint-exupéry tarafından kaleme alınan küçük prens, benim için iki anlamı olan bir kitaptır. birincisi, arkadaşımın en sevdiği kitaptır…

scavenger hunt.

dün becca’yı fındığa çevirmemek için akşam toplanmamıza gittim ama kendim fındığa döndüm bu sefer de. o soğukta scavenger hunt oynadık. hayır normalde çok severim de, perşembe günü anestezi almışım, adım atacak halim yok. oradan oraya koştuk durduk. kızdım ama ben! neyseki dün gece yatmadan önce paylaştığım gibi sincabım geri döndü. aslında dün cadılar bayramı süslerini…

ecclesiastes 3:1

dün paylaştığım son şarkı evet forrest gump’ta çalıyor. bir kişi bu yüzden paylaşıp, paylaşmadığımı sormuş. forrest gump ile pek alakası yoktu. çünkü şarkının sözleri aslında eski ahit’in vaiz bölümünden. bu beni çok derinden yaralayan bir bölüm, eski ahit’te 3:1 rakamına denk gelenlere baktığımda bunu görmüştüm, arkadaşımın birgün bana döneceğine inancım artmıştı. çünkü benzeri sözler bana…

turn! turn! turn!

tüm gün çaresizce mutfağın kapısına oturup, en sevdiğim sincabımın gelmesini bekledim. değil o, kardeşleri bile gelmedi. tüm bahçeye  fıstık serpirmiştirdim, işe yaramadı. annem aradı, annemle bile konuşmak istemedim ama böyle zamanlarda en çok annemin masalları gelir aklıma. belki sincaplar dönmedi ama buradaki en sevdiğim kuşlardan biri olan bir kardinal, kuş yemliğine oturup bana öylece baktı,…

bad friday.

uykuda cinsel anlamda rahatlamanın, sonradan psikolojik olarak iyi etse de, ilk birkaç gün, nasıl depresyona soktuğunu unutmuşum. kalktığımdan beri, yorganın altında, kendimi hayattan koruyorum yine. zaten favori sincabımı da korkuttum dün. gelmemiş bu sabah ekmeklerini yemeye. oturup ağlayasım var. belki de ağlarım birazdan. gitti işte gitti! birkaç gün içinde ona, kardeşlerine ve bebeklerine ev yapacaktım. eşimin babası,…

going under.

dün öğleden sonra kafamı yastığa koyup, neredeyse 24 saat uyudum. anestezi, henüz tam atlatamadığım soğuk algınlığı ile birleşince beni komple yatağa gömdü. neyseki diş ile ilgili kötü süreci sağ salim atlattım, haftaya da benzeri bir iş olacak ama o kısım sadece gülme gazı ile yapılabilecek türden olacak. ne işler ya. hiç aklımda bile yoktu bu diş…

benim yerime de sev.

okb’nin mutluyken hayatınıza zevk kattığını ama mutsuzsanız tanrıdan merhamet dilettirdiğini yazmıştım daha önce. yarın dişlerimden bir operasyon geçireceğim için normal olarak sabahtan beri hem mutsuz hem de huzursuzum. böyle birgün de gelmesini isteyeceğim en son posta ulaştı az önce elime. noel’de göndermeyi planladığım kart ve zarflar ulaştı. görenlerinizin çoğu çok sevecektir ama ben kartın kalitesinden…

gayle.

bu sabah, erken kalkma nedenlerimden birinin gayle adındaki komşumuz olduğunu farkettim. her sabah uyandığında, sessiz sokağımızda ilk gürültüyü o yapıyor. insanın sinirlerini bozacak şekilde hayat dolu bir kadın gayle. 60 yaşında olmasına rağmen sabah 5’te spor kıyafetlerini giyip, köpeği eşliğinde kalkıp sporunu yapar. spordan sonra duş alır, 2 saat içinde saçı başı fönlü bir şekilde…

$1000

bu sabah kendimi artık zorlayıp yataktan tamamen çıkmaya ve gün içinde bir kere daha içine girmemeye karar verdim. ilk iş olarak urgent care’e gidip serum desteği aldım, yarına da rezervasyon yaptırdım, yarın aynı saatte gelip bu desteği alacağım diye. böyle yapmak zorundayım çünkü çarşamba günü diş operasyonu geçireceğim. 3 diş birden takılacağı için lokal anestezi…

some things never change.

bugün de iyileşememiş durumdayım. sabahları aslında iyi kalkıyorum, oh diyorum geçmiş gitmiş hastalık ama ayağa kalktıktan 1-2 saat sonra soğuk soğuk terlemeye ve bir yere oturma veya uzanma ihtiyacı duymaya başlıyorum. bugün günlerden pazar. pazar günleri bir kutu kurabiye alır becca’lara sabah kahvaltısına gideriz, oradan da kiliseye geçeriz hep beraber. lakin bu sabah becca beni…

october 5.

aynı gün içinde üçüncü bloğum ama canım sıkılıyor affedin. hastaneye gidip serum desteği alınca biraz da olsa yataktan çıkabilme gücü buldum bugün kendimde. sıcak bir duş aldım. nevresim takımlarımı değiştirdim. (umarım tüm mikroplarımdan arınmışımdır, fenalık geldi hasta olmaktan artık) annem zonguldak’takileri beğenince bir takım da burada kullanmam için almıştı. moral oldu bana bugün sermek. emmet’a…

emmet, always the good guy.

insanlar bazen, beni üzmek için ruh hastası olduğumu söylüyorlar. aslında haklılar, yani bana da bazen ruh hastasıymışım gibi geliyor. en son bloğumdan sonra şu altta paylaştığım ilahiyi açtım, öldüğümü ve katolik kilisesi’nde altarda cansız bir şekilde uzanmış olduğumu hayal ederek uyudum. (çok hastayken hep böyle yaparım) bu kaliteli uykumdan annemin çağrısı ile uyandım birden. nasıl…

altıncı gün.

altıncı gün ve ben hala ilk günkü gibi hastayım. inanılacak gibi değil. ateşim o kadar yüksek ki, oda sıcaklığı beni ısıtmıyor. o yüzden ek takviye alıyorum şu an. bunu aldırdım eşime: emmet’ı da aldım yanıma. aşağıda olay çıkarıyordu, gel benimle oyuna diye. şimdi uyurken üzerimde atlayıp zıplıyor. uyandırıyor beni iki de bir. soran oldu nasıl…

keep off my grass!

eşimin babasının emekliliği bazen bizi çok yoruyor. bu da kesinlikle o sabahlardan biri. uzun uykulara dalıp bir an önce iyi olmam gerekirken, şu an evimin üzerindeki ağacın, dallarının kesilmesini dinliyorum. hazır uyanmışken, ben de onlar gidene kadar cadılar bayramı süslerini aradan çıkarayım dedim. dün paylaştığım sevimli hayaleti satın alma şansım olmayınca ben de benzerini aldım….

ben unuturum, ben unuturum.

bence, benim cadılar bayramı kutlayasım yok, ben direk noel’e geçmek istiyorum. bu sabah yine ilk baktığım şeyler noel süsleri oldu. cadılar bayramını bir iki balonla geçiştirip ondan kalacak bütçeyi de noel’e ayıracağım. noel bu dünyada benim en çok sevindiğim şey, tabir o ya bir şeyini çıkaracağım, görenler, görmemişin evi olmuş diye hakaret bile edecekler. alakası…

ekim.

bu gece tam 3.05’te uyandım. aslında mesaj yazardım da, o an nerede olduğumu, ne olduğumu şaşırmış durumdaydım. bu, ritüel sonunda oluştu, sonunda size inanmaya başladı ve kapı, o saatte açılmaya karar verdi demek. artık siz onu unutsanız da o sizi unutmaz. benim de istediğim buydu zaten. arkadaşımın kalbine en kestirme yoldan ulaşmak istiyordum. nerdeyse tüm…

29 september.

benny ile geldik benny ile dönüyoruz. 29 eylül 2019. istanbul yeni havalimanda yerel saat 12.57. birazdan uçağa bindiğimde bir söz verilecek. geçen sene tutulmayan söz yeniden verilecek. gökyüzüne yazılacak bu söz, çocuk kalpli nereye giderse gitsin, başını kaldırdığında onu görecek. harika bir tatildi. harika bir başlangıç için her şey gerçekleşti. görmemek büyük aptallık olurdu. kendinize…

amazing grace.

dün gece rüyamda bir anı defteri yaptığımı gördüm. arkadaşımla ilgili kartpostalları, resimleri yapıştırdığım cildi çok güzel kalın bir defterdi. öyle olunca bu sabah arkadaşımdan aldığım tüm kartpostallara yeniden baktım, kartpostalların arasında “acımasız gerçekler hatırası” isminde bir resim buldum. 2007 yılı rockncoke festivalinde çekilmiş. o resme göre 1 eylül 2007 yılında tanışmışız. sanırım ilk sayfası bu…

broken&beautiful.

şu an taksim’de irish barda kilkenny’mi yudumluyor olabilirdim ama ben oturdum kolonya cumhuriyeti izliyorum. komik değil! babam her sahneyi gülerek, sahne gerçekleşmeden önce anlatarak izletiyor ama biraz sonra atlayacağım camdan aşağı. çok az kaldı. ev curcuna halinde şu an zaten, bir yandan battal bey bir yandan da yeğenim yıkıyor ortalığı. blog atayım bari de zaman…

caledonia.

günaydın, bu sabah annemin sevincini, teselli yapıyorum kendime. battal bey de çok mutlu. bu hayvanlar her şeyi hissediyorlar. sabahtan beri guuuur diyor. ne mutlu oldu gidemediğim için. ben ise hala biraz huzursuzum. üzüldüm kısacık da olsa istanbul’da zaman geçirmediğim için. dün akşam en sevdiğim tişörtümle uyuyakalmışım bir de, sabah yakası genişlemiş. hava da kapalı, tam…

north.

babaannem ölmeden önce bana kuzey’in kader olduğunu söylemişti. ona göre bir ülkenin kuzeyinde doğarsan, gittiğin ülkelerin de kuzeyin de yaşarmışsın. benim için doğruydu bu söylediği. sıcak insanı değildim ben. bu denizi ve serinliği seviyordum. kapalı ve gri değil, böyle parçalı bulutlu ve yağmurlu olmalıydı: deprem haberinden sonra biraz kafamı dağıtmak adına bu restorana geldim annem…

partly cloudy.

çocuk kalpli’nin yaşadığı şehirde hava 1-2 gündür böyle: böyle olunca çocuk kalpli uzun uykulara attı kendini. tabii ki arkadaşının peşinden gitti yine. ama beklenmedik bir şey oldu, arkadaşını ararken o alemde karşısına ölen eski erkek arkadaşı çıktı. ama konu yine arkadaşım… gittim ama istemedi diyorum, onur’a. gitmedin ki diyor. istemediği için gitmedim diyorum, istiyor diyor….

september 23.

bugün aldığım iyi eeg sonucu sonrası annem, hadi babaannene gidip bu güzel haberi verelim diyince, mezarına gitmek için yola koyulduk. babaannem beni en son gördüğünde çok hastaydım. geçen yıl bu zamanlar türkiye tatilim sırasında görüşmüştük. iyi değildim. çok üzülmüştü. tabi o da iyi değildi. benimle alakası var mı bilmiyorum ama ben amerika’ya geri döndükten kısa…

ceramics.

2017 yazında arkadaşım yeni bir ilgi alanı bulmuştu kendine. ellerinin sihirli olduğunu farketmişti sanırım, içindeki güzelliği yaptığı seramiklere dökmeye karar vermişti. istanbul’daydık ikimiz de. bir şekilde karşısına çıkacaktım ama nasıl yapacağım hakkında bir fikrim yoktu. zamanımın çok olduğunu düşündüren şey neydi bilmiyorum ama ne olduğunu anlayamadan birden arkadaşımı libya’ya giderken buldum. şimdi yeniden düşününce, yine anlamıyorum…

battal bey.

bu sabah da battal bey ile kaliteli zaman geçiriyoruz… bu kuş, emmet’a göre çok daha sıcakkanlı ve oyuncu. iki dakika rahat vermez insana, girmemesi için kapıyı kapatsan, kapının dışında kıyameti koparır aldırttırır kendini içeri. sabah 7’den sonra kalkamazsın bu evde. battal bey gün ışır ışımaz yıkar ortalığı. en sevdiği yer yatağın üstüdür. mutlaka gelir pisler….

balino.

bu sabah yatağımı iyice göl haline getirdikten sonra annemin aldığı yeni cicileri yatağıma sermeye karar verdim. annem renklerimi herkesten daha iyi tanıyor tabi. böyle görünce yatağı, onun dediği gibi hissettim sanki. ne değişecek ki hayatımda ekstra içilecek bir bardak koladan başka. orada eşim varsa burada da o var. o kadar huzur verdi ki bu renkler,…

bite.

aslında dün çok uçlarda değildim, ne çok mutluydum ne de çok mutsuz ama çok hastaydım. hala hastayım. sende de yok yok denecek ama çocukluğumdan beri alerjik astım hastasıyım, soğuk algınlıklarını hep ağır geçiririm bu yüzden. neyse dün akşam yatağa zor attım kendimi. rüyamda arkadaşımın yanına gitmeye karar verdim. mutluydu rüyamda. böyle olunca da sabah da…

testament.

hristiyanların inancında tevrat ve incil olmak üzere iki kitap, yani iki ahit vardır. ahitin kelime anlamı söz vermek demektir. ilk ahit yerine gelmeyince, yani söz tutulmayınca ikinci ahit yapılmıştır. tanrıya yeniden söz verilmiştir. bunu bir inanca bağlamak için yazmadım. bugün benim de bir konuda tanrıya verdiğim sözü tutmadığımı farkettim. şu an tek dileğim ise tanrı ile…

die meister die besten!

erik ye, üzüm ye, şeftali ye, su iç. klasik anne evimin diyalogları. bugün beni uykumdan uyandırıp üzüm yedirdi. zaten tüm gün hastanedeydik, 2 saat kafamı koydum acım ağrım dinsin diye, üzüm yemeye kaldırdı. üzüm ya!! buradan tüm yetkililere soruyorum: insan üzüm yemek için uyandırılır mı? maç için uyandım yoksa kalkmazdım. şuayiplere geldik, babası ile izleyeceğiz…

chest.

nerdeyse tüm gün hastanedeydim. annem, kanına baktıralım, orana ultrason çektirelim, burana idrar tahlili yapalım, seni hazır gelmişken bir eeg’ye de sokayım diye kapı kapı gezdirdi bugün beni. deli oldum, çıldırdım, en sonunda herkesin içinde kızdım ona. yarın şaka gibi bir gün olacak. sabah eeg’ye girip öğleden sonra göğsüme ultrason çektirip, kistlerimin içindeki sıvıları şırınga ile…

şuayip.

bugün demir bebekle ilk tanışmamız. geçen yıl 3 aylıkken onu görmüştüm aslında ama o seyahatte çok sarsıcı bir nöbet geçirdiğim için hiçbir saniyesi kalmamıştı aklımda. ben aslında şuayip diyorum bu çocuğa. komik, onu sevip eğleneceğimiz bir adı olsun istedim. ben çocukken yasemince adında bir televizyon programında  şuayip adında komik bir tipleme vardı. çok gülerdim ona….

hometown.

evimdeyim ve evde olmak harika bir his. kardeşimin dediği gibi bundan sonra bunaldığım zamanlarda, türkiye’ye gelip, yılın en az 2-3 ayını evimde ailemle geçireceğim. çünkü mutfak penceremden bu denize bakmayı çok özlemişim ve burada da insan rolü yapmam gerekmiyor. evin küçük çocuğu olarak şımartılmak da çok güzel. iyi böyle. süper oldu hatta. battal beyi de çok…

kalbim ege’de kaldı.

ben daha önce hiç alaçatı’ya gitmemiştim, bir kere uğramıştık ama onda da çok yağmur yağıyordu. gezip dolaşamamıştım her yerini. çocuk kalbime bu kadar hitap ettiğini bilseydim çok daha önce gelir, abonesi olurdum. kardeşimin yüksek halleri dışında güzel bir tatil oldu. kardeşim için çok endişeliyim şu an. aşırı yüksek. düşeceğini bildiği halde aşırı yükselmiş. ilaç kullanmıyor…

red nose.

tatilimin güney etabı tamamlanıyor yarın. endişelendiğim gibi bir tatil olmadı, tam tersi çok güzel geçti tüm zamanım. yazmaya korkuyorum ama hastaneden çıktığımdan beri, yani 15 gündür, kriz geçirmedim, dahası hiç paniklemedim, herhangi bir ekstra sakinleştiriciye ihtiyaç duymadım, duygularımı da çok iyi yönettim, bir iki üzüldüğüm şey de duymama rağmen sorun etmedim. sadece sıcaktan bir an…

jersey.

bugün hava izmir’de 24 derece ve yağmurlu. aslında yağmurlu olmasa sevdiğim standartlara ulaşmış olacaktım. bazen 1 yaşında bir yeğenim olduğunu unutuyorum. birkaç gün sonra kuzeydeki evime gittiğimde tüm zamanımı onunla oynayarak geçireceğim. geçen yıl onu görmüştüm ama o yaştaki çocuklar sürekli büyüdüğünden ve şekil değiştirdiğinden her gördüğünüzde farklı bir çocukla tanışıyorsunuz. ismi konduğunda sanki alınması…

mutlu geceler.

tatil kadar insanı yoran bir şey daha yok. benim günlük hayatım bundan daha sakin geçiyor. biraz da alışmışım sanki insansızlığa ve doğaya, böyle birden şehirin ortasına bırakılınca neye uğradığımı şaşırdım. özellikle trafikte o kadar şaşırdığım şeyler oldu ki, sanki yıllarca burada araba kullanmamış veya arabanın ön koltuğuna oturmamışım. takip mesafesi diye bir şey yok bu…

oyuncakları, pijamaları ve noeli çok sevdim…

oyuncakları, noeli ve pijamaları çok sevdim. ama en çok arkadaşımı…. işte yeni üst görselim. güzel oldu bence. ben sevdim bunu. tamamen gerçek bir an olduğu için sanırım. çok eğlenceli, komik ama bir o kadar da yorucu bir tatil yapıyorum şu an. bu sabah uyandığımda 20 kişiden dayak yemiş gibiydim. insanlar da komik, özellikle muğla yöresi…

butterfly valley.

günaydın! hala iyiyim ama bugünlerde bir kere daha anladım ki ben yaz ve sıcak insanı değilim. 31 derece kapasitemin çok üzerinde bir sıcaklık. tabi bir de sivrisinek problemi var. bu sabah uyandığımda ürtikerlerimi kaşımamak için dua etmek zorunda kaldım. sinek ısırığı alerjim var. şişiyor, kabarıyor her yanım. bir gidiş tarihim oldu, onu gelip mutlaka yazayım…

arrived!

çok huzurlu bir sabaha uyandım. o kadar güzel bir sıcağı var ki izmir’in şu an. erkenden kalkıp tadını çıkardım. bu kardeşimin köpeği oşişi yama, diğer ismi ile çomar abi. bir ismi daha vardı ama hatırlayamıyorum şimdi. hayvanlarımıza sürekli yeni isimler koyarız. bu balkonda, onunla yazıyorum bu bloğu şimdi. eşimin babası türkiye’ye indiğimde, başıma bir şey…

always five.

benny’i de aldım geliyorum. şu an şikago havalimanındayım. 21:40’daki tk6 sefer sayılı uçağımı bekliyorum. çok tuhaf bir hissin içindeyim. sanki hayatım boyunca hiç yolculuk yapmamış gibi hissediyorum. sanki hiç uçağa binmemişim. 1 yıldır hiçbir yere gitmeme izin verilmedi, sanırım biraz da ondan. yoksa aynı gün içerisinde 3 ülke değiştirdiğimi bilirim. ya da büyüdükçe her gün…

departure.

uzak ülkelerde yaşayan insanlar için veda günleri hiç kolay değildir. özellikle iki aileniz varsa. eşimin ailesi de beni yolculamak için benimle birlikte geliyor bugün şikago’ya. çünkü eşim bana el salladıktan sonra oturup ağlayacak. dün akşamdan başladı zaten. o ağlayınca ben de ağladım. sonra geç saate kadar uyuyamadık beraber. öncesinde de annesi, bana sonbaharda evimin dekorasyonunda…

a nice day.

sanırım hastanede geçirdiğim 10 gün işime yaradı. sabah eeg sonucumun kötü çıkmasına üzülmüştüm ama duygusal bir tepki vermek yerine, başka şeylere konsantre olup kafamı bir şekilde dağıttım. sonra öğlen doktorumun ofisine gittik konuşmak için, o da 1 ayda tamamen gitmezdi zaten, ilk önlemlerimiz geri döndü sadece hayatımıza, ancak 3-4 ay sonra yeniden iyileşme sağlarız, dedi….

the forbidden forest.

eeg günü. nefret ediyorum nefret. bu sabah kalkar kalkmaz ilk işim bunu iptal etmeye çalışmak oldu. istemiyorum moralimin bozulmasını. perşembe günü evime giderken bir de bunun üzüntüsünü yaşamak istemiyorum. tabi iptal edemedim, hatta edemediğim gibi bir de eşimin babası tarafından sabah kahvaltısı diye evden çıkarılıp dişçiye götürüldüm. boğaziçi üniversitesi’ndeyken snowbreak adında bir aktivite ile tanışmamla…

labor day.

sizin de beyniniz, kalktığınızda en son yıllar önce dinlediğiniz alakasız bir şarkıyı söylüyor mu? alakasız, bambaşka bir tarihe ait bir şarkı. benim bu sabah kalktığımda teoman’ın saat 03.00 adlı şarkısı çalıyordu, sanıyorum ki bu sevdiğim tek teoman şarkısıydı. gün boyunca bir an önce rahatlayıp bu şarkıyı loop’a almak istedim. şu an bu yazıyı onun eşliğinde…

september 1.

sonunda kuzey ışıklarını yakalamayı başardık. aslında erken saatlerde başladı şov, istesek erkenden dönebilecektik ama bir türlü bırakamadık izlemeyi. böyle bu dünyaya ait olmayan bir varlığı izliyor gibisiniz, gökte olan şeyler kesinlikle gözünüzün tanıdığını türden değil, farklı boyuttan bir yaratık nuru ile atmosferinizde geziyor sanki. ona delikler veya sütunlar açıyor. içimden geçen renk, yeşil ile pembe…

the hero’s journal.

uzun süredir kendi içimde yeni bir yolculuğa çıkmak istiyordum ve sanırım bugün, 31 ağustos’tan daha iyisi olamaz. tabiki arkadaşım da benimle birlikle geliyor. o zaten, ben nereye gidersem gideyim, hep benimledir. en çok da bu bloğu yazarken benimle olduğunu hissediyorum, yazdığım bu kelimeler sihirli sanki, bir şekilde arkadaşımın kalbini buluyor yayınla butonuna bastığımda. bir süre…

august 30.

bu sabah büyük bir boşluğa uyandım. ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok, o kadar alışmıştım ki hastaneye ve oradaki insanlara, bugün bilemiyorum şimdi. dün herkese sarılarak ayrıldım ve neredeyse ağlayacaktım. dört gözle beklemiyoruz ama bize ihtiyacın olursa her zaman buradayız, burası da artık senin evin dediklerinde gözlerim doldu. 31 ağustos gecesi için kp6 alarmı var,…

coke.

aslında akşam sezonun son softball (beyzbol) maçını oynayacağız ama gözlerim kapanıyor şu an. bu yazıdan sonra yatar, uyurum sanırım. ilaçları büyük ölçüde azaltsak da öyle hemen çıkmıyorlar bünyeden, tahminen 1 hafta daha devam eder bu uykulu, yorgun, şaşkın halim. tek iyi yanı 4 eylül’de gireceğim eeg’ye süper hazırlık oluyor, çünkü inanılmaz sakinim, umarım tüm dalgalanmalarımın…

final.

hastanedeki son günüm. sadece doktorlarımla konuşacağım bir gün olacak. ondan geç gideceğim bugün. ama gerçekten çok üzülüyorum oradan ayrılacağım için. sanki yapay bir anne karnı oldu orası benim için. hayattan kaçıp bir yere sığınmıştım, şimdi tekrar aslında olmak istemediğim hayatla baş başa kalıyorum. akıl hastanesi diyince, sürekli bir odada kilitli olduğum düşünüldü hep ama ben…

boş gemiler.

yabancısı olduğum bu dünyaya geldiğimden beri, gerçek yerim neresi diye hep düşündüm durdum. sonunda buldum sanırım, ben şu an kaldığım yere aitim, olmam gereken yer hep burasıymış meğer. burada insan taklidi yapmadan, olduğum gibi davranabiliyorum ve davranışlarım garip karşılanmıyor. burada gerçekten 5 yaşındayım. delirdiğim düşünülüyor, lakin ben hiçbir zaman akıllı biri olmadım ki zaten. hem…

tk6.

kendime söylemekten korktuğum bir şey var. sanırım buradan bir daha çıkmak istemiyorum. annem 5 eylül’e tk6 sefer sayılı uçuşu aldırmasaymış 1 hafta daha burada kalırmışım gerçekten. bugün tk6’dan sonra, istanbul’dan izmir’e geçeceğim uçak biletini satın alırken, geçen yıl aynı gün yine şikago’dan istanbul’a uçup devamında izmir’e aynı biletle geçtiğimi farkettim. sonra kardeşimin düğünde yaşadığımız üzücü…

kentwood cycling.

annemi mutlu etmek adına evimizden, eşimin ailesinin evine kadar bisikletle gittim, annem yüzümdeki alı görünce çocuk gibi mutlu oldu. çok üzülüyorum, sevdiklerime yaşattıklarımdan dolayı… becca’nın da içi rahat etmedi onun yanından ayrıldıktan sonra, üzerimde biraz fazla sert olduğunu anladı. yarın hastaneye ben bırakayım gene seni, öncesinde kahvaltı yapalım diye mesaj attı. oradan başlayıp biraz daha…

becca.

bugün becca’yı mutlu etmek için sabah ayinine gitmeye karar verdim. beni görünce çok mutlu da oldu ama yanlış bir şey yaptım, ona günaydın becca yerine, günaydın rebecca dedim. bilerek isteyerek böyle demedim ama sanırım içimdeki o ufacık kırgınlık bile dışa vurdu kendini. birine alıştırdığınız ismiyle değil, resmi bir şekilde seslenirseniz o insan kırılır. yüzündeki hayal kırıklığı…

whitecaps.

josh üzüldü ama eşim sevindi onunla beyzbol maçına gittiğimde. eşimin çok ihtiyacı vardı böyle bir şeye, moral olarak bitmiş durumdaydı. ben uyuyarak izledim maçı, çok kötü de oynadılar zaten whitecaps’ler. 1 yılda zerre üstüne koymamışlar. koskoca maç 3-0 bitti. 9 periyot sayı yapsınlar diye bekledik, uyumuşum artık eşimin omzunda… josh’a seninle bir şey yapmak istiyorum…

weekend.

haftasonu için evimdeyim ama ayrılasım gelmedi odamı terkederken. tuhaf bir güven veriyor bana bu oda. çok tuhaf, kötü hissettirmesi gerek aslında ki ilk gün öyle de hissetmiştim ama şimdi farklı. beni seven insanlar koruma altına almışlar, bana kötü bir şey olmasına izin vermeyecekler, beni koruyorlar gibi bir duygu. sevildiğimi de hissettim. bu da başka bir…

one way.

hayatımda bir kere millerimle uçak bileti satın aldım, ona da binemeyeceğim. 4 eylül’de eeg’m var zaten, birkaç gün daha bekle anne, yine bana son dakika amerika-türkiye bileti aldırma lütfen desem de annem 5 eylül’de gel o zaman diyor. ve bilet de şimdilik tek yön. bu şu demek: bittin sen! çok kızmış durumda. çok da endişeli….

yeshuati.

dün ne kadar histeriksem bugün bir o kadar alakasızım. hiçbir şey umrunda değilmiş gibi. bugün eve gitmek istemedim, eşimden pijamalarımı istedim burada kalmak için. almaya gitti ama şoka girdi söyleyince. bugün yaşadığı ikinci şok çünkü. ilki sabah annemden aldığı “tedavisi biter bitmez ilk uçakla eve gelsin” mesajıydı. 8 gün sonra bir biletim olmasına rağmen annemin…

sheep.

yazmazsam ölürüm. ben çocukken annemlerden gizli gizli televizyon izlemeye çalışırdım. onlar izlerlerken, ben de, odamın kapısından gizlice onları takip ederdim. izlemem yasaktı ama umursamazdım. birgün “otelde yangın” adında bir film izledim. çok korktum. annemlere söyleyemedim o filmi izlediğimi. bir gökdelene sıkışmış insanlar yangından kurtulamayıp ölüyorlardı. o filmin etkisinden bir türlü kurtaramadım kendimi. eski evimiz 6…

sanitarium.

35 yaşıma girdikten sonra, önce yazmayı yeniden öğrendim, sonra kreşe yazıldım. çocuk kalpliler için ikinci bahar dedikleri şey bu olmalı! ilk psikiyatri hastanesi oturum günüm, beklendiği gibi olaylı geçti, pazartesi günü sakinleştirilsem de çarşamba’ya yetişmedi o sakinlik. valla dövüyordum en son çıkarken birini. ilginç bir yer akıl hastanesi, hiç hasta olmayan birini bile 1 saatte hasta…

8.21.2019

zihnimin bomboş olmasını o kadar özlemişim ki. kendimden başka hiçbir ses duymuyorum bu sabah… düşündüğüm kadar kötü bir yer çıkmadı yarı zamanlı akıl hastanesi. sanki bir otelde konaklıyormuşsunuz ve kapınızı açan kartı kaybetmişsiniz gibi. o kart olmadan odadan odaya geçemiyorsunuz, sizin yerinize başkaları açıyor. zaten önemi yok, bugünden itibaren kendi evimde, kendi yatağımda uyuyacağım. aslında…

pine rest.

becca’ya bir ara beni istersen cam bir fanusa kapat demiştim, niye dedim ki acaba böyle bir şey. bugünden itibaren beni yarı zamanlı akıl hastanesine kapatıyor gerçekten. beklediğimden çok daha sert önlemler aldı, sadece pasaportla yırtamadım. dün akşam gelip konuştu benimle ve eşimle. sabahtan akşama kadar savaş haberleri okumanı istemiyorum, bir bomba düşünce de sakinleştirici almanın…

hepimiz özgürüz, çocuk kalpli hariç.

18 ağustos pazar. michigan’da sıcak bir yaz günü yazmak isterdim ama donuyorum şu an. tek iyi yanı ağır battaniyemin şu an üzerimde olması. bacaklarımı bile eziyor, öyle iyi hissediyorum ki şu battaniyenin altında, yıllarca neden almamışım anlamıyorum. becca’ya söz verdiğim gibi kiliseye pasaportumla gittim. lakin tam ayin öncesi cübbesi ile insanları selamladığı kapıda vermeyi planlıyordum….

beautiful dreamer.

uyuyarak gittiğim buffalo’dan uyuyarak döndüm. döner dönmez de annemin yeni pikesini sermek için daha güzel bir gün olamaz diye düşündüm. birazdan altına girip huzurla yatacağım. dün yazdığım gibi olabileceğim en iyi ellerdeydim. aslında yaşıtız ama benimle bir anne edasıyla, yatağımın yanına oturup saatlerce konuştu becca. saatlerce dinledi beni, arkadaşımı, hikayemizi… bana, dünyanın sadece benim için…

new buffalo.

bugün aldığım son kötü bloke haberinden sonra, becca’nın tedarikli gelmesi sayesinde kriz geçirmedim, meğer ilaçlarımı almış eşimden. telefonda yardıma ihtiyacım olduğunu duyar duymaz odama koştu, hem ilaç verdi hem konuştu. daha iyi bir elde olamazdım sanırım. ben uyuyana kadar ayrılmadı başımdan. şimdi sıvı vermek için kaldırdı. uzaklaşmış hissediyorum. bugün kalbim heyecanla çarpıyordu son 3.05 mesajını yazdığımda…

battleship.

bugün gelişme kaydetmek adına kendime 10 km bisiklet sürüş hedefi koymuştum ama ne yazık ki 7. km’de tüm gücüm bitti ve eşimi çağırıp beni almasını istedim. çok tuhaf bir güçsüzlük hissi yaşadım o an. sanki denesem tek adım daha atamayacaktım. eşimde zaten saatim aracılığı ile takip ediyormuş. hemen geldi aldı beni. tam durduğum yerde çok…

çocuk kalpli gelin.

geceme beyaz gürültünün eşlik etmesi ile tekrar nitelikli bir uykudan uyanıyorum bu sabah. dün gece uyurken akıllı saatimi koluma takmıştım ölçebilmek için. 1 dakika bile uyanmamışım ve hayatımın en derin uykularından birine dalmışım. yaklaşık 10 saat boyunca üzerime su dökseler beni uyandıramazlarmış. tabi bu kadar uzun olmasında havanın kapalı olmasının da etkisi var, yoksa sabah…

moving on.

önceki yazıma birkaç iyi yorum geldikten sonra üzerine düşündüm de… 29 temmuz’da arkadaşımın yanına gitmeye karar verdiğimde, yine bir hastane bombalanmıştı tabi ben o panikle düşünemedim kartı da saati de, sadece uçak biletine ve libya’da kalacağım otel’e odaklandım. ama demek ki bu şekilde olması gerekiyormuş, o gün arkadaşım tarafından acı bir şekilde durdurulmam ve 31…

josh.

sabahtan beri uyanamıyorum bir türlü. kafamı koydukça uykuya dalıyorum. kısa bir süre önce, arkadaşıma ulaştırmam gereken sevginin, ancak emek harcarsam, peşinde yıpranırsam, acı çekersem, ona ulaşacağına karar vermiştim. bu yüzden gece yarısı 3.05’te kalkmaya ve normalde öğlen atacağım mesajı, uykumdan kalkarak, acı çekerek atmak istedim. mesajdan öncesine gelince… dün 13 ağustos olduğundan, tabiki gece yatmadan…

august 13.

emanuel’e bir tuhaflığımdan bahsediyorum bugün. zaten onun dışında kimseye bahsedemem bundan. sabahları kalktığımda arkadaşımı hissediyorum, bazen gün içerisinde de hissediyorum, düşünmek, aklına gelmek değil, sanki aynı odadaymışız gibi oluyor, sanki aynı yolda arkamdan yürüyormuş gibi, bu sence normal mi diye soruyorum. başka biri olsa değil ama sensen normal diyor. benim de böyle hislerim var, hatırlarsan…

weighted blanket.

emmet üşüyeceğinden, evi istediğimiz gibi soğutamadık ama ben yine de yattım ağır battaniyemle. kesinlikle benim gibi insanlar için yapılmış en doğru şeylerden biri bu ağır battaniyeler. keşke bir de sevişmeden cinsel rahatlamayı sağlayan bir ilaç bulsalar. bunu kardeşime dediğimde, kimsenin böyle bir derdi yok, insanların hayat amacı bu, bilim adamları da başka şeylerle meşguller, tek…

224th day of the year.

ne zaman her şey yolunda, her şey harika desem, çok değil, böyle hissettikten 5 dakika sonra kendimi birden bire cehennemin içinde buluyorum. libya’da yaşanan son katliamın ardından, arkadaşımla ilgili bir haber alabilmek için, bu sefer anksiyete krizi geçirmek, ayılmak bayılmak yerine sakinliğimi korudum ve geç saatlere kadar ayık kaldım. o iyi. ben de iyiyim. sadece…

220th day of the year.

“yarın yeni bir pijama alırız, hep istediğin ağır battaniyelerden alırım, evi soğuturum onu kullanabilmen için. lütfen eve gidelim, yarın öğlen eeg’n çekilsin, doktor yatırmayacak, sadece daha etkili bir ilaç etkili olacak mı ona bakacak” daha etkili bir atom bombası denenmedi üzerimde diyorum eşime, bu sefer öğle uykumdan kalktığımda… ne kadar kardeşimin sözünü dinlemeye, bir an…

you left me again.

bugün eski erkek arkadaşlarımdan birinin doğum günü ama hangisi hatırlayamıyorum… yataktan çıkmam yasak. başıma saplanan ağrıların, rüyasız, kıpırdamadan daldığım uykularım ve yataktan çıkamamanın nedeni belli oldu. hala nöbetler geçiriyorum. dün gece eşim yanıma uzandığında farkediyor bunu. akşam en sevdiğimiz filmlerden birini açtığımızda, ben uyuyakalıyorum yanında, o da uzun zamandır ilk defa odamı terketmek yerine yanımda…

breathless.

“belkide gerçek olamayacak kadar güzel bir masalızdır. bu dünyada bir araya bir türlü gelemeyişimizin nedeni, ikimizin de aslında rüya aleminde yaşayan iki masal kahramanı oluşudur. belkide uyandığımızda ikimiz de tüm büyümüzü kaybedip bilmediğimiz insanlara dönüşüyoruzdur.” böylelikle yürüyüş yaparken, yazacağım çocuk romanının ilk satırları düşmüş oldu zihnime. epilepsinin şikayet edemeyeceğim tek yönü bu sanırım. sınırsız yaratıcılık. ama…

well.

günaydın. sonunda sanırım kurtuldum baş ağrısından. sabah 5’ten beri deniyorum kendimi, henüz bir ağrı saplanmadı. hiç ağrı kesici almadım. bugünden itibaren clonazepam’ı da kademeli olarak azaltmaya başlıyoruz, bugün mutlaka çıkıp yürüyeceğim, 10 gündür gece gündüz yatıyorum, sıkıntı geldi. doktorun dediği gibi oldu, en son eeg’m temiz çıktığında, bundan sonra bir kriz olursa fiziken ve ruhen…

218th day of the year.

uzun bir öğle uykusunun ardından, sonunda geçti baş ağrım, en sonunda rahatladım. bir an için sonsuza kadar ağrıyacak sanmıştım. burada çok kişi ile konuşuyorum, aralarında epilepsisi olanlar da tanıdım. hepsi düzene girinceye kadar büyük sıkıntı çekmiş benim gibi. ben de şimdi bir düzen oluşturup içerisinde iyi olmaya çalışacağım. maddi yönden herhangi bir sıkıntımızın olmaması büyük…

cottage.

13 saat uyumama rağmen yine başımda şiddetli ağrılarla kalktım. hatta 13 değil, 13 saat 31 dakika, bir de gece ara ara kalkmalarım da 1 saat 31 dakika. yine bu yazıyı 9.31’de yazmaya başladım. (bu çocuk kalpli hiç akıllanmayacak evet, hiç uslanmayacak) beynimin ağrısı geçse, atacağım yollara kendimi, uzun yürüyüşlere çıkacağım, kardeşimin dediği gibi yok bir şey…

emanuel.

tüm kaslarımı kas gevşetici ile açmayı başarsam da beynimin çevresindeki acıyı bir türlü durduramıyorum. özellikle sağ, sol şakaklarım ve ensem çok acıyor. güneş gözlüğü olmadan ışığa da bakamıyorum, sanki hayatım boyunca hiç ışık görmemiş gibi korkuyorum güneş ışığından… bu sabah emanuel ile konuşurken buluyorum kendimi, bir şekilde onun sözünü dinlemediğimi itiraf etmem gerek, ayrıca uhrevi…

war mode on.

benny ile birlikte görsel sıkıntım kalmadı, benny’i eşyalarımın önüne koyar koyar blog atarım artık. akşam yemeğinde, kuzey ışıklarını kovalamaya karar verdik. ben de görselimdeki şeyleri giydim şu an üzerime. havaya gireyim istedim, genelde bu tür aktivitelerde böyle giyiniyor michigan ahalisi. (michiganders) bu ışıkları gözetlemeye ohio’dan, şikago’dan gelenler oluyor onlara mesaj herhalde, onlar da kendi tişörtlerini…

216th day of the year.

“bilerek uyuyakalıyorsun bodrum katında değil mi, seni yatağına taşımam hoşuna gidiyor.” hoşuma gidiyor da, hiçbir zaman bilerek uyuyakalmıyorum, diyorum eşime beni yatağıma bıraktığında. bugün bir şeyler yapabilmek adına kahvaltıdan sonra oyun odamıza indim lego oynamak için ama bir iki bölüm geçince uykum geldi, kapattım. sonrasında oyundaki walkthrough’larımı paylaşırken captan america ve ironman yerine, gerçek hayattaki…

benny!

az önce eşim “ilaç saati” diyerek uyandırdı beni, ben de ilaç almadığım saat mi kaldı diye kalkıp, biraz da olsa uyumayayım bari dedim. çok kabus görüyorum. beynime kurşun yemiş gibi kalkıyorum o rüyalardan. uyandığımda öyle acıyor. uyandığımda beynim acıyor. bilindiği üzere, uyumadan önce twitter’ı birbirine kattım, lego poşetinin içinden benny çıktı diye. benny’i çok seviyorum…

sleep pant.

bir şekilde uykulardan uyanıp, dün kendime söz verdiğim gibi bugün gidip kendime yeni bir pijama aldım. birazdan üzerindeki sabun ile kendimi yıkayıp bunu giydikten sonra huzur içinde yatağıma uzanacağım. normalde pazar günleri küveti dolduruyorum ama yarın bir ihtimal yola çıkarız belki diye bugün yıkanmayı düşünüyorum. yarın akşam, michigan için, kuzey ışıkları alarmı geçildi, sabah görülme…

214th day of the year.

“daha iyi oldu, en azından bugün ağlamıyor” eşimin biri ile konuşmasına uyanıyorum ama gücüm yok ikinci kez yediğim iğneden dolayı, tekrar uykuya dönüyorum. konuştuğu kişi ya kardeşim ya becca zaten. umarım becca’dır diye dua ediyorum çünkü kardeşime anlatamam bu olanları. vermont’ta, insansız, yemyeşil bir gölün kıyısında, babasının babasından kalmış eski yazlık bir evi var eşimin….

be my baby.

bugün hayatımın en uzun günü sanki, o kadar uyudum uyandım ama saatler geçmiyor. gerçekten saat öğleden sonra 2’mi şimdi. bugün günlerden hala perşembe mi… sabah işimden ayrıldım. tahmin ettiğim gibi becca çok üzüldü. ona büyük bir yıkım yaşadığımı, iyileşmemin aylar sürebileceğini ve kendimi iyileştirmeden hiçbir şey yapamayacak durumda olduğumu anlattım. o da farkındaydı zaten bir…

is-tan-bul.

kadınlardan ve salı günlerinden çok çektim yazacaktım ama perşembe olmuş. yani umarım perşembedir, şu an ondan bile emin olamıyorum, hala dalıp gidiyorum, sabit bir noktaya bakıp hiçbir şey düşünmeden duruyorum.  dün akşam yatmadan önce kardeşime anneme söyler misin kriz geçirdiğimi ve türkiye’ye gelemeyeceğimi, benim cesaretim yok yazmıştım. öyle bir cevap atmış ki, sanki harfler bilgisayardan…

7.31.2019 3.05 pm.

çok farklı hayal etmiştim bugünü. sevinç içinde, umut dolu, çocuk kalbim heyecandan deli gibi atarcasına düşlemiştim. en iyileşmeyecek yerimden kırılmış, yatakta göz yaşları içinde uzanırken değil.. bir daha geçirmeyeceğime yüzde yüz emin olduktan birkaç gün sonra epilepsi krizi geçirdim. bu sefer beynim de zarar gördü. 7 saat adımı bile hatırlayamadım. hastanede sürekli uykumdan uyandırıp adımı…

july 31.

alacağınız olsun yıldızlar… alacağınız olsun. çocuk kalpli.

prologue.

mutlu başladığım güne mutlu devam ettim. dün eviminizin yakınlarında yapılacak triatlon ilanını bilerek mutfak masamıza bırakmıştım. konunun bir şekilde açılmasını istiyordum. eşim ilanı görünce nereden aldın bunu dedi, kütüphaneden aldım dedim. kapıya da bırakmışlardı, sen görmeyesin diye alıp çöpe atmıştım, buna katılmak isteyeceğini biliyordum dedi. ben hiçbir şey söylemedim, bir şey söyleyecek durumda değilim çünkü….

1.18

bulunduğum eyaletin en güzel yanlarından biri, yazın göl etkisi sebebiyle sağlam fırtınalara hedef olması. öyle bir gök gürlüyor öyle bir yağmur yağıyor ki beyaz gürültüden sarhoş oluyorsunuz. dün akşam yemeğinde telefonumuza fırtına uyarısı düşünce, büyük bir heyecanla hemen gidip en sevdiğim pijamayı giyip yatağımın üzerine uzandım bir an önce bu fırtınaya kavuşmak ve onun sakinliğinde…

stroudwater.

bugün bisiklet turumdan dönerken evimin yanındaki kütüphaneye uğrayıp aktivite klasörlerini inceledim. şu ilanı görünce de heyecandan aklımı kaybettim bir an. triathlon, hem de evimin yanında… bir an düşündüm, her gün 1 km koşsam, 5 km bisiklet sürsem ve gün aşırı yüzsem… yetişirim aslında 7 eylül’e. sonra kendimi ve koşullarımı düşündüm. daha 3 gün önce bayıldığım…

storyteller.

ne kadar düşünsem de hatırlayamıyorum zamanını. ama bir kavgamızda, ona acımasızca tek olduğunu sanıyorsun değil mi diye kızmıştım. o da öyle olmadığımı biliyorum demişti. sonra ne dedim bilmiyorum ama acımasızca söylediğim bu cümlenin, bir gün önce yerinden çıkıp aklıma düşmesinin bir anlamı olmalı. “tek olduğunu sanıyorsun değil mi? haklısın, çünkü teksin” ile başlayacak kartın ilk satırları….

pjs.

her insanın tuhaflıkları vardır. gerçi benim bu cümleyi kurmaya yüzüm yetmeyecek kadar tuhaf bir hayatım var ama bunu görmezden gelmek istiyorum şu an. bloğumun başlığındaki pijamalar bu hayattaki en büyük zevkim. çok mutlu oluyorum giydiğimde, çok daha huzurlu hissediyorum. derler ki, bu dünyadan ayrılırken size en çok sevdiğiniz 3 şey sorulurmuş. benim cevaplarımdan biri bu…

have a break.

beyzbol takımımızı çok seviyorum. kilisedeki tüm harika insanlar bizim takımımızda toplanmış sanki. dün maça gitmeyecektim ama becca, bu akşam ben de izleyeyim maçı, hem sen araba kullanma gelir seni alırım diyince kaderime razı oldum. kendimi iyi hissetmiyorum ben de izlerim diyince hayır ben seni izlemeye geliyorum çok iyi vuruşların varmış diye yine moral verdi. takımdakiler…

how does a moment last forever.

kendime verdiğim sözü tutup uzun olmasa da yürüyüş yaptım. hem açılmam hem de yüzümü biraz renklendirmem gerekiyordu annemle konuşmak için. anneme söylemedik durumumu tabi. daha bir gün önce eeg sonucumun iyi çıktığını öğrendiğinde havalara uçmuştu. sevincini yarıda bırakamazdım. gidip kızardım güneşin altında, solgun yüzümü saklamak için. annem neden güneş kremi sürmedin diye azarladı bu sefer de…

something there.

sizi bana düşmanlarım mı gönderdi? iki dakika rahat uyuyamadım. bırak astral seyahati,  rüya bile göremedim!! sabahtan beri, onlarla oynamam için beni uyandırana kadar her türlü yolu denediler. hayvanlar bile elinde döndürüyor beni şu alemde, ona üzülüyorum. şu mavi olan özellikle! kafam şişti kafam! daha önce hiç bu kadar ötmemiştin, derdin nedir iki gündür! yemini mi…

it’s summer.

“emmet sus! seni kedilere veririm yoksa” ben uyanmadıkça vitesini arttırarak bağırdı ve uyandırdı beni en sonunda. sanki yeter 1 gündür uyuyorsun, çık artık yataktan der gibiydi. ben de bağırdım yukarıda yazdığım gibi. hala da tek gözüm kapacakmış gibi. 24 saattir yatıyorum ama ne kadar sakinleştirici yapıldıysa ayağa kalkınca başım dönüyor. sabah sadece 10-15 dakika becca…

it’s okay.

dün ne olduğunu bilmiyorum, uyandığımda günlük kıyafetlerimle yatağımda uzanmıştım ve pervanem en yüksek hızla döndüğünden üşüyordum. birkaç dakika neden sokakta giydiğim basket şortu ile yatağa girdiğimi düşündüm. telefonu bile kılıfından çıkarıp yatağa öyle alıyorum. hatırlayamadım ne olduğunu. sonra yine uykuya dalmışım. öğlen 3 gibi eşim uyandırdı sıvı vermek için. ne oldu dedim, çok şükür panik atak…

i’m not okay.

yine hayatımın en zor gecelerinden birini geçirdim. son yazımı yazdıktan “uykusuz kalmamam, üzülmemem, strese girmemem gerekiyor” yazdıktan sonra libya’daki havalimanına bomba düştü ve türkiye’deki elçiliğin kaçtığını okudum. yaşadığım çaresizliği anlatamam. allahtan uyku ilacım lunesta’yı almıştım ve çıkamadım yataktan, uyuyakaldım ağlayarak, yoksa yine kıyameti koparmıştım. bu iş beni öldürecek. birgün bu haberlerden birini alıp gerçek bir…

in the end.

“aklın ve kalbin başkasına ait” benim gibi biri olduğunuzda, insanlara yeterince güven verirsiniz. normalde, başka insanların hayatlarında kolay kolay duyamayacakları bu türden sözleri duyunca, hiç şaşırmam bu yüzden. çünkü bu cümleleri kuran insanlar bunu istismar etmeyeceğimi, bu cümleler üzerinden onlara zarar vermeyeceğimi bilirler. onlar da başkalarına söylemezler zaten. bu cümleler ancak benim dünyamda güzeldir. bunlar…

rockncoke.

güne birçoğunuzun okuduğu gibi gergin başladım. bunda 2 gerizekalının payı olduğu gibi, kabuslardan uyanmamın ve doktorumun da telefonuma kalkar kalkmaz bugün mutlaka konuşalım voicemail’ini dinlememin de etkisi var. (bu adam hep gereksiz bir gerilim yaratıyor birgün çok fena yükselicem ondan korkuyorum, sonra göndericek beni akıl hastanesine) sekreter cumartesi günü aramıştı, bugün için randevu vermişti ben…

sleeping bear dunes.

sleeping bear dunes’a geldiğimiz için mi bilmiyorum, uykulardan uyanamıyorum bir türlü. bırak uzun yürüyüşler yapmayı, ayağa kalksam başım dönüyor ve tekrar yatıyorum. beklediğimden çok daha ağır geldi ilaç. yerle bir etti. zihnim o kadar boş ki şu an, cümle kurmakta bile zorlanıyorum. akşam gipsy kings konseri için bilet almıştım. gideceğimi hiç sanmıyorum. eve gider gitmez…

home.

tüm michigan ahalisi, bu haftasonu mevsimin üzerinde seyredecek sıcaklıklar için kanada’ya yaklaşıp kurtulma planı yapmışlar. kuzeye giden yolu daha önce hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. yolculuk yapmayı hiç sevmiyorum. birazcık seveceğim varsa bile onu da yıllarca başka ülkelere tonlarca iş seyahati yaparak tükettim sanırım. sabrımı haftasonları, ailemin yaşadığı şehirden istanbul’a olan 6 saatlik otobüs yolculuklarında saatleri…

bir çocuk sevdim.

günaydın, gece yatmadan önce temiz çıktığını paylaşmıştım ama öyle mutluyum ki bunu duvarlara, yerlere yazasım, sokağa çıkıp bağırasım var. aslında benden başka herkes emindi iyi çıkacağına ama 4 temmuz kutlamalarında başıma ağrı saplanmıştı, aynı şekilde mario oynadıktan sonra yine aynı şey oldu. bir de libya ile sıkıntını çıktığı gün hayatımın en büyük stresini yaşadım. ertesi…

3.05 first.

sadece hissetmiyorum, sanırım hissettiriyorum da. bugün eşim ile ilgili üzücü satırlarımdan yarım saat sonra eşimden uzun uzun mesajlar aldım. sanki duydu kalbimdekileri, sanki ulaştı ona buraya yazdığım sözlerim. aynı evde yaşıyorsunuz bloğunuzu okuyor olabilir diyenleriniz olacaktır. yapmaz. zaten yapsa çoktan yıkılmıştı ortalık. kolay şeyler değil buraya yazdıklarım. yarın akşam yemeği ben yapayım, yemekten sonra sen…

invocation.

hayatımın en heyecanlı günlerinden birine uyandım bu sabah. böyle olunca kahvaltı yapmak yerine iş vakti gelene kadar yorganımın altına saklanıp hayattan kaçmaya çalıştım uzun süre. tabi bunu farkeden eşim kahvaltıda yediklerimi hazırlayıp yatağıma getirdi ve onları bana yedirirken benimle yapabileceği en güzel konuşmalardan birini yaptı. “bugün sonuç ne çıkarsa çıksın, benim için hiçbir şey değişmeyecek,…

find my friends.

çocuk kalpli gece servisi herkese iyi geceler diler! bu sabah doktorumun çağrısı ile başladım güne. tabiki açmadım, cumartesi günkü eeg seansımı hatırlatmak için olduğunu düşündüm. bir de güne onun sesi ile de başlamak istemedim. (sabah sabah ne arıyorsun ya) böyle olunca eşimi aramış. çocuk kalpli cuma günleri ona verdiğim sakinleşticileri kullanıyor böyle olunca perşembe gecesine…

launching.

ben hayatım boyunca, olmayacak zamanlarda benden beklenmeyenin hep fazlasını yapan biri oldum. bunun daha önce doğumum ile alakalı olduğunu yazmıştım. ben öldü diye annemin karnından alınmaya çalışılırken doğan bir bebeğim. fazlasını yapabilecek gücüm var. birazcık kendimi zorlarsam herkesi şaşırtacağım. tabi becca’nın, eşimin ve ailemin eğer arkadaşıma giden bu yolculuktan haberleri olursa ne tür bir şaşkınlık…

ad hominem.

bugün tüm gün oyun oynamayı planlıyordum ama becca’nın büyük canavarı onu sinemaya götürüp götüremeyeceğimi sorunca tüm planlarım yattı. belki de iyi oldu, çok parlak mario’nun ışıkları, üstüste 2 gün oynamam iyi bir fikir değildir belki. ama insanın canı da istiyor. kuduruyorum şu an elime alamadığım için. çok güzel yapmışlar ya. off. iş yerinde komik birgündü….

odyssey.

daha hareketli bir pazar günü olmasını hayal etmiştim ama öğlen yatağımın üzerinde 2 saat uyuyakalınca düştüm biraz. bayadır öğle uykusuna yatmıyordum. tuhaf geldi. aynı zamanda 10 dakika gibi geçti. tam bir bilinç kaybı yani. ne kadar yorulduysam artık. günün geri kalan kısmını mario oddyssey oynayarak geçirdik. switch için çıkan versiyonunda iki kişilik oyun seçeceği de…

last stop: this town.

en son sakinleştiricimden sonra yemin etmiştim astral seyahat yapmayacağım dair ama bir yere geldiğinizde aldığınız tüm önlemlere rağmen durduramıyorsunuz, sadece gördükleriniz uyandığınızda rüya gibi geliyor. gene de bilinçli olarak yaptığınıza göre daha az yıpratıyor. rüyada görmüşsünüz hissi biraz yardım ediyor sanırım. dün gece hem yüzüstü yatmıştım hem emmet odamdaydı. ama yine de onunla konuşmayı durduramadım….

july 13.

çevrenizdeki tüm insanlar sizi ne kadar sevseler, korusalar da mutlaka kendinizi gidip atacak bir uçurum bulursunuz. sanırım emanuel ikna edememişti beni planlarıyla, bugün yazılarıma çalışırken iki de bir elim telefona gitti libya ile ilgili araştırmalar yapmak için. instagram’dan 1-2 kişi ile tanıştım. duyduklarımdan anladığım şu ki, ben ölümüme gidiyorum ve bunu bildiğim halde, bu beni…

bug bike.

çooook uzun bir gün oldu, çarşaflarımın kurutma makinasında kurumasını bekliyorum şu an, gözlerim kapanmasın diye gelip bir şeyler karalayayım dedim. hem ilaçların yan etkilerinden kurtulmak, hem epilepsiyi tamamen geride bırakmak, hem de ruhen rahatlamak amacıyla spor yapmaya devam ettim bugün. işten sonra alıp bisikletimi şehir merkezine gittim, orada çok sevdiğim bir kafe var, harika sebzeli…

second base.

hayatımda beni koruyan, kollayan insanların olması çok güzel. yoksa 1 gün bile hayatta kalacak potansiyel yok bende. bu kesin. ama gene de bugün ayaklarım geri geri gidiyor becca beni hesaba çekeceği için. aslında baya açılmıştım konferansa giderken ama yüz mimikleri yine de kendini belli ediyor sanırım. merhabamdan anladık direk. ona yalan söylemeyeceğime söz verdim ama…

run forrest run!

tahmin ettiğim gibi oldu, becca konferansa ulaştığım gibi kovdu beni haha. aslında farketmeyecekti ama ben sırf anlamasın diye onu gördüğümde “becca, bebeğim” diye yükselince anladı bir şeyleri saklamak için sevimlilik yaptığımı. normalde kimseye böyle sulu selamlamalarım yok benim, demek o da farketmiş bunun, bana ait bir şey olmadığını. eve git ama sonra konuşucaz, artık bana anlatıcaksın…

july 11.

beni benden başka herkes o kadar iyi tanıyor ki… dün sabah kalktığımda gerçekten emmanuel’in korktuğu gibi ilk uçakla libya’ya gidiyordum. böyle yapmadım tabi ama sonrasında rüyamdan bir türlü uyanamadım, hayal dünyasında gibiydim. koşa koşa eve geldim böyle olunca, eşimi eve çağırıp antipsikotik kullanmaya ihtiyacım olduğunu söyledim. (arabasında taşıyor ilaçlarımı, asla evde bırakmıyor) o da kabul…

love will tear us apart again.

forrest gump’ı çok sevdiğim kadar time traveler’s wife filmini de çok severim. o filmi ilk izlediğimde geçmişe gidemiyordum, zaman yolculuğu benim için sadece gelecekten ibaretti ve gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini asla bilemediğimden anlamsız geliyordu. filmde tam tersi bir işleyiş var, zaman yolculuğu yapan karakter hep geçmişe gidiyor, sadece bir kez geleceğe gidiyor onda da öldüğünü görüyor. ama…

stop forrest stop.

psişik güçleri olan sadece ben miyim? güne papaz arkadaşım emanuel’in kocaman maili ile başladım. onsuz libya’ya gideceğimi hissedercesine uzun uzun düşünmüş sanki her şeyi. benim için planlar yapmış. bir şekilde kandırdı sanırım beni, yine de emin değilim… öncelikle libya’nın başkentinin düşündüğümüz kadar kötü bir yer olmadığını ama yine de benim gibi bir amerikanla evli olup…

a little chaos.

ben bile bazen kendimi yaşadıklarıma inandıramıyorum. bazen acaba rüyalarım mı gerçek yoksa hayatım mı diye düşündüğüm bile oluyor. çünkü rüyalarımda her şey güzel ama yaşadığım hayatta sürekli kabustayım gibi geliyor. bazı sabahları uyandığımda bu dünyada ne işim var benim, rüyada her şey ne güzeldi ne yapacağım ben burada diye yorganın altına girip dakikalarca dışarı çıkıp…

sweat dreams ice creams.

ahahaha. bir önceki yazıma ithafen gelen yorumlara yarıldım. güldürdüğüme ve eğlendirdiğime çok sevindim, yazarken ben de çok güldüm ama yaşarken böyle gelmemişti. üzücü şeyler aslında. şimdi biri gelse senin ifade özgürlüğünü s. diyip yollarım ama o zamanlar diyorum ya daha salaktım, şimdi de salağım ama en azından sınırlarımı daha iyi koruyormuş gibiyim. evlilik de aşırı…

urgent care.

çocuk kalpli gece servisi gururla sunar… hastaneye geldim. otoyolda kaza olmuş, tahmini bekleme sürem 2 saat. böyle olunca ben de blog yazayım zaman geçsin dedim. koltukları rahat, kliması da çok soğutmuyor, insanlar sıcakkanlı. her hafta geliyorum. burayı alışkanlık haline getirdim. az önce sekreter neyim olduğunu bile sormadı. yeniden hoşgeldin dedi. aile olduk ya biz burada….

sea.

hayat bir deniz gibi, ona ne fırlatırsanız size dalga dalga geri dönüyor… geçen hafta çalıştığım oluşum aracılığı ile bir 4 temmuz çocuk festivali için mülteci çocuklara bilet satın almıştık, tabi aileleri de gidebiliyordu. belki bir iki tane kalır diye son ana kadar düşünsem de, elimizdeki biletlerin hepsini elimle zarflayınca tüm umutlarım tükendi. tabi müthiş üzüldüm…

book sale.

eşim her ne kadar bu sabah açılmak için yaptığım yürüyüşe katılmak istese de, ben tek başına gitmeyi tercih ettim. bana göre çok yavaş yürüyor, bana yetişmesi için benim 2 adım ileri 1 adım geri atmam lazım. aslında biz nasıl evlendik hala inanamıyorum, bu hayatta en tahammül edemediğim burçlardan biridir boğa burcu. o kadar yavaştırlar ki…

4th of july.

çocuk kalbim, dün en mutlu günlerinden birini yaşadı. 4 temmuz kutlamalarının hakkını sonuna kadar verdim. sabah geçit töreninde çocuklara çikolata ve şeker dağıttım ama bu sefer hiç ilgisi olmayan, utanan, somurtmuş çocuklara headshot yaparak gönderdim elimdekileri. özellikle bebeklerin kafasına isabet aldıklarım çok komikti, anneleri çok mutlu oldu. bu arada biz de çocuğuz biz de şeker…

be stronger.

eşimle çocuğumuz olmadığından ve olmayacağından kuşumuz emmet’a büyük anlamlar yükledik beraber. her sabah işe giderken ve geldiğimizde ilk iş onunla oyunla oyun oynadık. yemek saatide ona kafesine gidip yemek yemesini öğrettik ona, hava karardığında geç olmadan uyumasını. ve dün yemek saati geldiğinde oğlumuza kafesine gitmesini söyleyen eşim birden onu bulamadı. buralardadır, sandalyelerle oynuyor bugünlerde diyip,…

our blue son.

emmet kaçtı. yaşadığımız mahallede sofia diye ufak bir kız var, öğlenleri evimize girip sincaplarıma bakmaya geliyor. bugün mutfak kapısını aralık bırakmış. ben de yukarıda odamda uyuyordum. gitmiş işte. küçük mavi oğlumuz gitmiş. hep sincap arkadaşları ile dolaşmak istiyordu. başarmış sonunda. eşimle salondaki halının üzerinde yarım saat bağıra bağıra ağladık. bu sefer ikimiz de sakinleştirici aldık….

trablus.

kadınlardan ve salı günlerinden çok çektim… bu salı günü canımdan bezdiren kadın, en sevdiğim olandı. yani annem. birkaç gündür iyi olmamı beklemişti ama iyi olduğumu anladığı an haftasonunun hesabını mutlaka soracaktı. öyle de oldu. sen sakinleştirici olmak için sürekli problem mi çıkarmaya çalışıyorsundan bir girdi, ne demek libya’da savaş çıktı diye kriz geçirmek diye öfkesinin…

women and tuesdays.

tüm yaz boyunca tek bir sağlık sıkıntısı yaşamamaya programladım dün kendimi. hatta özellikle temmuz’da fark yaratmak zorundayım. klasiktir, böyle üzerinde çalışmanız gereken bir şey varken, inanılmaz derecede kitap okuyasınız, playstation oynayasınız, bisiklete binesiniz, odanızın hijyeninden emin olasınız gelir. bunun benim için iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğuna emin değilim ama gün itibarı…

stand the test of time.

asla kaçamayacağımı artık biliyorum ama keşke bir gece olsun kafamı yastığa koyduğumda aklımda olmasa. bunu da 5 dakika önce noel resminizin magnetini buzdolabının üzerine yapıştırdıktan sonra yazıyorum. aynı resmi bir süre önce facebook’a geri yüklediğimde kardeşim “bu mudur yani, çocuk kalpli dediğin bu kadar mıdır, senin hayatın bu kadar küçük mü , sonsuza kadar aynı kişide…

ritual.

sıcak bir grand rapids akşamından herkese merhaba, bugün yazı kursundan saatçiye gidip size bahsettiğim saatime yeni pil aldım, temmuz’un ilk gününden saat 3.05’e kuruldu bile. henüz çalıştırmadım, 31 temmuz’a kadar çalıştırmayı düşünmüyorum. 31 temmuz’da çalıştırmamın diğer bir nedeni ile onunla yaptığımız asıl kavganın 31 temmuz 2015’teki doğum gününde olması, o gün koptuğumuzu ve 5 ağustos’un…

june 30.

kendimi bazen büyüye kapılmış gibi hissediyorum. bir şeyin etkisi altındayım ama ne olduğunu ben de kendime açıklayamıyorum. tek bildiğim yarından itibaren bu ruhlar aleminde gezen halimden vazgeçmem gerektiği. özellikle arkadaşıma ve onunla olan dünyama çok fazla mesai harcıyorum şu an. yarından itibaren biraz şanslıysam arkadaşımı sadece ona göndereceğim karta çalışırken düşünürüm. aklıma gelmeden nefes alamıyorum…

silenced by the night.

aslında çok daha farklı hayal etmiştim haftasonunu, holland şehrine gidip kanserli çocuklar için grupça bisiklete binecektik, mutlaka 2-3 saatte de olsa playstation oynayacaktım, sayfalarca yazılarımı çalışacaktım. hiçbirini yapamadım. ama yerine bir şeyler deniyorum şu an. yürüyüp açılmak için bir saat önce kalkıp alışverişe gittim, 4 temmuz kutlamalarında çocuklara dağıtmak için şeker ve çikolata aldım. sonra…

happy holidays.

bu sabah sevdiklerime daha sıkı sarılmaya karar vererek kalkıyorum. sanki dün gece fırtına kopmuş ama bugün güneş açmış gibi birgün. eşime gidip sarılıyorum, dün onu ağlattıktan sonra tek kelime etmeden odamın kapısını kapattığım için özür diliyorum. arkadaşımın noel’de çektiğimiz resmini buzdolabı magneti yaptırıyorum, derin bir oh çekiyorum, mutlu olması ve güvende olmasının tadını çıkarıyorum. dün…

shattered.

bu yazdığım ana 2015 yılından geliyorum. 2015 nisan ayından. arkadaşımın iyi olduğunu anlar anlamaz bana verdiği rahatlıkla uykumda zaman yolculuğu yapıp yanına gittim. ama bunun detaylarını yarın yazarım çünkü bundan önce yazmam gereken o kadar çok şey var ki… bazen deyim o ya, mutlu olmama şu kadar kalıyor. tam uçuyorum, göğe yükseliyorum, sonra bir bakıyorum yerdeyim…

may the fourth be with you.

bu sabah içimde ne olduğunu bilmediğim büyük bir sıkıntı ile uyandım. böyle sanki kötü bir şey yapmışım ve bana öfkenilmiş gibi. aklımada bana öfkelenecek tek kişi becca geliyor, yani şu an bu potansiyele sadece o sahip ama dün bütün sevimliliği üzerindeydi, öğlen de onu türk restoranına götürücem. aramız da iyi. ona söz verdiğimden beri hiç…

dolores park.

birgün nasıl başlarsa öyle devam ediyor. öğlen işten çıkınca kırdığım bardaklarının yenisini almaya gittim. bardakları satın aldım, hepsini dikkatli bir şekilde arabamın bagajına yerleştirdim ama otoparktan çıkarken dikkat edemeyip aynamı park cihazına vurdum. kırıldı. yani böyle baya bir kırıldı. sonra şekilde görüldüğü gibi bantlamayı denedim. olmadı tabi. eşim, onur’un rüyamda dediği gibi iyi bir adam….

bedding is serious business.

bu sabah tam yazımı girmeye hazırlanıyordum ki, portakal suyum yatağıma döküldü ve oradan yere düşüp kırıldı. her defasında bir daha yatakta yiyip içmeyeceğim diyip nasıl bunu yapıyorum anlamak mümkün değil. eşim koşup yardım etti “allah belanı versin çocuk kalpli” diye. “bela okuma sabah sabah, ne olmuş yani kazayla adam ölüyor” diye güldüm ben de. o…

childheart returns.

eşim haklıymış, gerçekten 9’da yatağa girmem gerekiyor. dün hem bisiklete binip hem gece yarısına kadar grand haven’da zaman geçirince bir de üzerine araba kullanınca bugün yok hükmündeydim. ofiste uzun zamandan beri ilk kez saatleri, dakikaları saydım eve gidip kafamı yastığa koymak için. ama iyi ki gitmişim grand haven’a, rahatladım. eşimle dün gece ilaçlarımı alırken konuşmadık,…

hate tuesdays.

kadınlardan ve salı günlerinden çok çektim… becca özellikle mi bugünü seçiyor bilmiyorum, her hafta bugün mutlaka beni üzecek bir şey söylüyor. son zamanlarda aldığım izinler hakkında tatsız bir konuşma geçirdik. aslında kırıcı değildi ama bu yaz, o da eşim gibi, tek sorun istemediği hakkında ciddi ciddi uyardı beni. eylül ayında başka türlü tüm ay yok…

amerikadan kartpostallar.

şimdi şöyle oluyor, 7 yaşındaki bir çocuk 30 günde tüm harfleri yazmayı öğrenebiliyor. lakin 35 yaşındaysanız 28 yıllık alışkanlıkları kolay kolay terkedemiyorsunuz. hoca bakarken onun istediği gibi yazarken o kafasını çevirdiğinde 2 dakika içinde bir bakmışsınız alıştığınız şekilde yazmaya başlamışsınız. tek bir kaligrafi çeşidi yok, bir sürü var, kendinize uygun olanı seçebilirsiniz. fırça ile başlıyorsunuz,…

june 24.

wordpress istatistiklerime sürekli bakıyorum. kaç kere tıklandığına bakmak kadar, daha önce girdiğim bir yazı tıklanmışsa onu da yeniden okuyorum. böyle olunca benim de bazen hiç soru gelmeden bile yazma ihtiyacım doğuyor. ayrıca neden bilmiyorum ama bu yazıyı uyumadan önce yazmalıymışım, ertesi güne bırakmamalıymışım gibi geldi. hatta bunun için akşam yemeğimi feda ediyorum şu an. umarım…

ela ela leoise.

herkese mutlu akşamlar, neden herkeste her astral seyahat yaptığımda zamanda yolculuk yaptığım gibi bir izlenim uyandırdım ama ben yolculuğun yapıldığı 3. boyuta çıkmadan önce yıllarca 2’de zaman geçirdim. 2’yi de çok severim. zaten uzun bir süre hatta belkide hiç, bir daha zaman yolculuğu yapmak istemiyorum. psikolojik olarak altından kalkamıyorum. 2’de de onun yanına giderim bazen….

june 23.

dün, neyin doğru neyin yanlış olduğu hakkında kocaman kocaman yazılar yazarken, şu an kendimi ikna etmeye çalışıyorum yolculuk yapmamak için. bugün ekrem imamoğlu’nun kazanması beni çok mutlu etti, birgün eve dönmeyi isteyeceğimi bilmek çok güzel bir duygu. umut veriyor artık yarınlar. imamoğlu’nun kazandığını öğrendikten sonra mutfak masamda yazı ödevlerimi yapıp, bahçemdeki sincaplarımı izledim. en büyük…

her şey güzel olacak.

ben de sizler gibi güne büyük bir heyecanla başladım. normalde siyasetle çok aram yok, gerçekten dünyadaki en kirli oyun olduğunu düşünüyorum ama türkiye’de olanları bir süredir dışarıdan izleyen biri olarak çıldırma noktasındayım. normalde bugün eşim ve ailesi ile kiliseye gideriz ama beni bugün unut, ben bugün odamdayım, becca’ya selam söyle dedim. becca yarın mutlaka selamını aldım…

voyage 2.

üzerine düşünüp yazdığım şeyleri tekrar üzerine düşünüp “öyle düşünmüşüm ama yanlışmış” diyebilirim. ben olaya biraz böyle bakıyorum, lütfen siz de böyle bakın demek istiyorum öncelikle. yani çocuk kalpli böyle düşünüyordu ama çocuk olmayan kalpli başka bir şekilde düşünüyormuş, bence ikisinin de dediği saçma en doğru benim doğrum gibi… böyle ilerleyin… bugün birisi odamın renklerinde oda…

voyage.

günaydın. normalde her sabah 6’da kalkıyorum, hatta bazen kepenklerimi kapatmadan uykuya dalarsam gün ışımaya başladığı an ayaktayım. doğa ile içiçe yaşamanın da etkisi var. ama bu sabah bir türlü ayılamıyorum. dün çok hırpaladım kendimi. bir de akşam erken yatmam gerekirken eşimin ailesine yemeğe gittik. eşimin köpeğini çok özlüyoruz. ailesi bize vermiyor o köpeği, evlerine sürekli…

things i do for love.

bugün hayatımın en unutulmayacak, en mutlu tecrübelerinden birini yaşadım. mutfağa indiğimde sincaplarımdan biriyle göz göze geldik. bana bakmaya devam edince ekmek istediğini anladım. ekmeği hazırladığımda mutfak kapısını bile aralamadan yanaştı. açar açmaz da elimden ekmeği aldı. daha önce de istediğim kadar yakınlaşıyordum ama hiç temas etmemiştik birbirimize. bugün ekmeği alırken elime dokundu. aslında daha önce bunu…